Kemal Sayar ile Röportaj

Röportaj: Abdulkadir ÜNAL
Kadıköy/İstanbul 2017

Merhamet, kalbin ve artık giderek karanlığa kesen bir dünyanın elindeki son imkândır. Kalbe dönüş için son çağrıdır. Onsuz bir tedavi düşünemiyorum.

Kendinizce Kemal Sayar Kimdir?

Evet, en zor soru kimlik. Yani yapıp ettiklerimiz mi bizi tanımlayacak yoksa hissettiklerimiz mi bizi ta­nımlayacak? Yeryüzündeki maceramız mı bizi ta­nımlayacak? Mesleklerimiz mi bizi tanımlayacak? Bu zor bir soru. Ben hakikati arayan birisiyim. Şiir ile buraya sokuldum, kelimelerle başım hoş; kelimeler­le hakikati aramaya çalışıyorum. Bulunduğum her mecrada, öğrenen bir insan olmaya gayret ediyo­rum. Okuduklarımdan, duyduklarımdan, yaşadıkla­rımdan bir şeyler öğrenmeye ve kendimi insan ola­rak geliştirmeye, tekâmül etmeye gayret ediyorum. Bütün meselemiz galiba bu dünyada daha iyi bir insan ve kul olmaya çalışmak. Varlığın niçin var ol­duğu sorusuna doğru bir cevap bulmaya çalışmak. Ben de yazdıklarımla, çizdiklerimle aslında niçin so­rusunun peşine düşmüş gibi hissediyorum kendimi. Ve hakikatin üzerindeki perdeleri aralamaya, daha iyi bir insan olmaya gayret ediyorum. Kendi kusur­larımla yüzleşmeye ve bir tekâmül yolculuğu olan bu hayatta kemâl sahibi olmaya gayret ediyorum. Arayan birisi.

Eskiden “Şiir yazılacaksa İstanbul’a yazılır” deni­lirdi. Şimdi ise “İstanbul, sana şiir bile yazılmaz” denilmeye başlandı. İstanbul şiirin rahmi olmak­tan mı çıktı yoksa şairler İstanbul’dan hicret mi etti?

Yani, büyükşehrin kendine ait problemleri var. İs­tanbul belki bir 30 sene 40 sene önce bu kadar ka­otik bir yapıda değildi. İnsanlara esenlik ve emniyet verebilen bir şehirdi. Bugün bu kalabalık nüfusla beraber yılankavi yollarla delik deşik olmuş tabiatı elinden alınmış bir metropolde yaşıyoruz. Dolayı­sıyla bir metropolde insanı maişet telaşıyla çok fazla baş başa bırakıyor. Kendi içinde saklı güzellikleri bi­raz daha örtüyor, gizliyor bizden. İnsanın şiir yazma­sı için hislenmesi bir tahassüs içinde olması lazım. Gördüklerinden bir haşyet duygusuna varabilmesi lazım. Ama metropol hayatında çok hızlanmış bir hayat yaşıyoruz. Metropol hayatında hayatta kalma dürtümüz durup etrafı seyran eyleme yönündeki te­maşa eyleme yönündeki aylaklığın önüne geçiyor. Şiirin ve kelimelerin aylaklığa durup kendi içimize bakmaya, durup etrafımızda olana bakmaya onla­rın içinde kayda değer olanı seçip kâğıda dökmeye ihtiyacı var. Maalesef, metropol hayatında o kadar sıkışmış ve o kadar gergin yaşıyoruz ki etrafımızdaki güzellikleri çoğu zaman fark edemiyoruz. İstanbul da bize güzellikler esinleyen bir şehir olmaktan hızla uzaklaşarak içinde yaşamanın giderek zorlaştığı bir cangıl halini alıyor. Bu durumda da İstanbul galiba şiirlere daha az konu olmaya başladı. Çünkü o artık bizim için kutsi bir şehir, hatıraların kutsi saatini için­de barındıran bir şehir olmaktan uzaklaşıyor. Hayat­ta kalmaya çalıştığımız bir vahşi ormana dönüşüyor. Bu da şiir olarak galiba konu olmaktan uzaklaştırı­yor İstanbul’u. Yani öyle tahmin ediyorum. Bu bir tahmin.

Hocam, şiirden sizin şairliğinize gelecek olduğu­muzda yaptığınız mesleğin insanların iç dünya­sıyla, onların dışarıdan görünmeyen yaralarıyla yakından ilgisi, hemdert olmayı gerektiren bir yapısı var. Bir taraftan da iyi bir şairsiniz. Mesle­ğinizle şairliğiniz arasında ciddi bir yakınlık var. Siz bu ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz? İkisi ara­sında bir geçişkenlik ve birbirine katkı var mı?

Benim iktibas etmekten çok keyif aldığım bir söz var; Freud’un meşhur bir sözü. Diyor ki: “Her nere­ye gittiysem benden önce bir şairin oraya uğramış olduğunu gördüm.” Aslında büyük edebiyatçılar büyük ruh bilimcilerdir aynı zamanda. İnsanın gize­mini, ruhunun derinliklerini çözen oraları aydınla­tan ruh bilimcilerdir. Benim mesleğim, tabii benim insan karşısındaki hayret duygumu artırıyor. Bazen hayatı şiir olan insanlarla karşılaşıyorum ve onla­rın hayatını dinlemek, o hayatın içindeki vadilerde yamaçlarda dolaşmak çok güzel bir şiir okumanın verdiği hazzı ve vecd duygusunu verebiliyor. Dola­yısıyla, insana baktığım zaman o büyülenmişlik ve o haşyet duygusu, mesleğimin verdiği bu imkânlar şiirime de olumlu bir açılım sağlıyor. İnsanı toptan yargılarla yargılamamak gerektiğini, insanın zaman zaman ötelere kanatlanabilen bir varlık olduğunu, zaman zaman da kötülüğün en dip çukurlarına dü­şebildiğini bu hikâyeleri dinleyerek anlayabiliyorsu­nuz. Bir hikâye biriktiricisi olduğumu düşünüyorum. İçimde, içimin kuyularında uğuldayan binlerce hikâ­ye var. Bunun iyi tarafı insanların sözlerinin bazen size şifa olarak gelebilmesi, kötü tarafı ise o kadar çok insanı sözel olarak dinleyip onların hikâyelerine uğruyorsunuz ki insan yazılı metinlere bir süre son­ra ilgisini kaybedebiliyor. Çünkü yaşayan bir kitap olarak insanla karşılaşıyorsunuz ve onların hikâye­lerini birinci elden dinliyorsunuz. Bu da sizin yazılı hikâyelere olan ilginizi biraz köreltebiliyor. Ama edebiyatın şöyle bir işlevinin olduğunu ben düşü­nüyorum. Edebiyat daha önce içimizde ismini koy­madığımız bazı duyguları isimlendirme konusunda bize yardımcı olabiliyor. Mesela; içinizde nebula ha­linde oluşmamış bir duygu, isim veremediğiniz bir duygu olarak varlığını sürdüren bir şey, bir yazarın kaleminden birden bire bir isme, bir cisme kavu­şabiliyor. Edebiyat işte içimizi biraz daha iyi anla­mamıza ve isimlendirmemize yardımcı oluyor diye düşünüyorum. Dolayısıyla edebiyattan mesleğime sağlanan katkının daha önemli olduğunu düşünü­yorum. Siz gelmeden az önce bir delikanlı ile epey cedelli, epey uğraştığımız bir görüşmemiz oldu. Çok felsefi bir problem etrafında dönen bir konuşma: “Neden yaşıyoruz? Neden yaşamak zorundayız? Ha­yatı neden devam ettirmek zorundayız? Benim eğer kendimi rabıtalı hissettiğim bir dünya görüşü yok­sa hayatımın bir anlamı olmadığını düşünüyorsam beni nasıl ikna edebilirsiniz yaşamam gerektiğine?” sorusunun etrafında dönen bir konuşma. Beni epey zorladığını söylemeliyim. Kendisine de söyledim çı­karken. Ama bunlar çok yakıcı meseleler. Edebiyat­tan ve düşünceden biraz beslenebilirseniz bu so­rular etrafında muhatabınızı daha iyi, daha ayrıntılı düşünebiliyorsunuz. Veya ona verdiğiniz cevaplar biraz daha tatminkâr olabiliyor. Sadece tıp perspek­tifi içinde kalırsanız verdiğiniz cevap aslında sığ ve kötürüm kalıyor. O yüzden meslekî dünyamı yazı ve düşün faaliyetlerinin çok beslediğini söyleyebilirim.

Mekke’ye şehirlerin anası, İstanbul’a da dünya­nın kalbi deniyor. Bağdat, Şam, Kudüs, Bursa, Edirne anlaşılmadan İstanbul anlaşılabilir mi?

Bütün bunlar hep bir medeniyetin izdüşümleri, bu şehirler aslında medeniyeti teneffüs eden şehirler ve hepsi ruhen birbirine bağlı. Elbette bu medeni­yetlerin bütün verimleri birbiri ile bu ruh akraba­lığını sürdürmek suretiyle birbirlerine de yazılmış şerhlerdir. Yani İbn-i Arabî, bir medeniyetin anlaşıl­ması ve daha derinlikli bir şekilde ele alınması için ne kadar elzemse Şam’ı, Bağdat’ı düşünmek de öy­ledir. Çünkü orada bir taşın, taşın üzerine konulma biçiminde bile bir incelik bir zarafet vardır. O ruhu anlarsak İstanbul’u da daha iyi anlarız. İstanbul’u anlarsak Şam’ı, Bağdat’ı da daha iyi anlarız. Hepsi birbiri ile organik bir bütünlük içinde.

“İnsan insanın yurdudur.” anlayışından tersi bir anlayışla daha benmerkezci bir evrilme yaşan­dığını görüyoruz zaman zaman. Kitaplarınıza, şiirlerinize baktığımızda merhametten çokça bahsettiğinizi görüyoruz. İnsan merhametle te­davi edilebilir mi?

İnsan merhametsiz asla tedavi olmaz. Merhametin işin içine girmediği bir tedavi söz konusu bile edile­mez. Bugün giderek kıyıcılaşan bir çağda yaşıyoruz. İnsanın insana zalimliği ve insanın bütün varlığa za­limliği maalesef hat safhalara varmış durumda. Mer­hamet bizi içimizdeki aslî olanla buluşturur, fıtratla buluşturur. Doğuştan tertemiz bir varlık olan insanı kendi özündeki iyilikle buluşturur. Merhamet sade­ce bir düşünce değildir, aynı zamanda bir eylemdir. Yani birinin ıstırabını, sızısını duyduğumuzda onu dindirmek için çaba gösterme halidir. Merhamet erlerinin daha hükümferma olduğu bir dünya, iyi­liğin insandan insana taşındığı herkesin birbirine şifa sunduğu bir dünyadır. Çünkü insan insana sığı­naktır. İnsan insana şifadır. Maalesef daha rekabetçi bir anlayış ve sosyal darbenist bir anlayış bize insan insanın kurdu olduğunu, insanı bu dünyada var ol­mak için başka insanları ezmek gerekiyorsa ezmesi gerektiğini, önemli olanın bizim kendi çıkarlarımız olduğunu telkin ediyor. Biz ise bu anlayışa karşı insanın ancak ötekinin omzundan tutmakla, onu yerden kaldırmakla var olabileceğini, hepimizin gö­rünmez sicimlerle birbirimize bağlı olduğumuzu; bu dünyada eğer var olmak istiyorsak birbirimizi düştüğü yerden kaldırmamız, birbirimizin iniltileri­ne kulak kesilmemiz ve birbirimizin acılarını dindir­mek yönünde bir çaba göstermememiz gerektiğini söylüyor. Merhamet, kalbin ve artık giderek karanlı­ğa kesen bir dünyanın elindeki son imkândır. Kalbe dönüş için son çağrıdır. Onsuz bir tedavi düşünemi­yorum.

Yüce Allah kadim kitabında bizi zorluklarla imti­han edeceğini söylüyor. Sizin de “İnsan zorlukla sınanmadan içinde saklı duran gücü keşfede­mez.” diye bir söyleminiz var. İnsanı kemâle erdi­ren sınanması mıdır?

Bütün hayat bir sınanmadan ibarettir. Zaten Cenab-ı Hakk bize hep bir imtihan üzere olduğumuzu söylü­yor. Bu bütün kadim öğretilerde böyledir. İncil dar kapıdan geçmekten bahseder. Kur’an ise sarp yoku­şu tırmanmaktan bahseder. Aslında bu iki metafor da insanın dünyadaki macerasının zorlu ve çileli bir macera olduğunu, vazgeçmeyenlerin, yola devam edenlerin, iyilik ve merhamet yolunda çaba göste­renlerin bu sınavı kazanacağını müjdeler. Dolayısıy­la belki de bu dünyadaki hayatımızı anlamlı kılan şey gösterdiğimiz cehdden, çabadan ibarettir. İyilik, şefkat, merhamet ve adalet yönünde gösterdiğimiz çaba hayatlarımızı aydınlatır ya da karanlıkta bıra­kır. Eğer bir çaba göstermiyorsak zifiri bir karanlıkla kalıveririz. Hayat bu bakımdan yolda olmaktır. Yolun ahlakı ile ahlaklanmaktır. Yahut yine rahmetli Fethi Gemuhluoğlu’nun çok güzel ifadesi ile “Mesele döl evladı olmak değil, yol evladı olmaktır.”

Coğrafyamızda yaşanan yüzyıl önceki, yirmi yıl önceki ve on yıl önceki olaylara ayrı ayrı baktığı­mız vakit; sanki mağlubiyet ateşinin bizleri kül etmesi gibi hal görüyoruz. Siz de “Sonsuza Dek Sophie” adlı şiirinizde “Hep yenildik! Farklı mağ­lubiyetlerden kuruldu tarihimiz” diyorsunuz… Acaba bütün bunların ardından coğrafyamızın bize söyleyecek bir sözü kalmadı mı?

Coğrafyamız kendi bütünlüğü içinde bırakılmadı ve sürekli müdahalelerle burada bazı mutasyonlar, bazı değişimler meydana getirildi. Maalesef bu top­rakların kendi bütünlüğü ve kendi tarihsel derinliği içinde var olmasına izin verilmedi. Ya bir kolonyalist tecrübe ile bu topraklar sömürgeleştirildi ya da bazı elitler üzerinden adam edilmeye çalışıldı. Dolayısıy­la bu toprakların birkaç yüz yıl önce yaşadığı kendi gelişimsel serüveninde yalnız bırakıldığını söyleye­meyiz. Yani yüzyıldır bu topraklar üzerinde büyük bir operasyon yürütülüyor ve onun da devam etti­ğini bugün görüyoruz. Doğal ömrünü yaşayamıyor bu topraklar. Buradan ümitsizliğe bir yol açılır mı bilmiyorum çünkü medeniyetler doğar büyür, can­lılığını kaybeder ve ölürler. Fakat bu toprakların en büyük şansı hâlâ hayatiyetine devam eden bir me­deniyetin insanlara bir şeyler söylemeye devam et­mesidir. Bir şeyleri söylemeye devam ettiği için ben sömürgeci efendiler tarafından tehlikeli bulundu­ğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bir ehlileştirme, bir düzleştirme operasyonuna tabi tutulduğunu düşü­nüyorum. Kendimizden ümit kesmememiz için sa­yısız nedenimiz var. Yeter ki biz kendi içimize bizi biz yapan değerlere sahip çıkalım ve suni gündemlerle oyalanmayı bırakarak bu medeniyeti yüzyıllardır diri kılan değerlere sahip çıkalım. Ben bu toprak­larda bütün bu badirelere ve üzüntülere rağmen insanların hala sokakta birbirlerini boğazlamıyor oluşunu, insanların birbirine merhamet anlarında kol kanat germesini, kucak açmasını yüzyıllardır yine bu toprakları harmanlayan, mayalayan tasav­vufi medeniyetle çok yakından alakalı görüyorum. Bizler Yunus’un, Mevlana’nın, Hacı Bektaş-ı Veli’nin dolaştığı topraklarda yaşıyoruz. Yahya Kemal’in meşhur bir sözü var: “Güzel bir şeyler olacaksa ye­rin üstündekiler yüzünden değil, yerin altındakiler yüzünden olacak.” mealinde bir söz. Bu toprakların irfanına sahip çıkabilirsek buradaki oyunların hep­sini boşa çıkarabileceğimizi düşünüyorum. Ümit kesmek inanmış insanlara yakışmaz. Ümitsizlik bü­yük günahlardan birisi kabul edilir. Herkes elindeki imkânlarla hayra, iyiliğe, güzelliğe su taşımaya de­vam etmeli. Bunun için muhtaç olduğumuz kudret kütüphanelerimizdeki el yazmalarında mevcuttur. Oralara bakalım kendi ruhumuza ve kendi ruhumu­zun derinliklerine bakmayı bilelim yeter ki.

Son olarak dergimiz hakkında, üreten gençlik hakkında neler söylemek istersiniz?

Gençlik ile ilgili bir sürü genel ifadeler kullanılıyor. Gençlikten ümidi kesmememiz lazım. Toplumu­muzda gördüğüm eksiklerden birisi ve bizim ku­şağımızın kendini sigaya çekmesi gereken nokta­lardan bir tanesi; gençlerle hemhâl olan ihtiyarlar azaldı. Gençlerle oturup kalkan onlarla yakıcı mese­leleri konuşan onlarla hayatla ilgili daha derin mev­zulara dalan, onlara bir şeyler vermek isteyen daha yaşlı insanlar giderek kayboluyor. Herkes kendi ki­şisel davasının peşinde koşmaya başlıyor. Ortak iyi, kamusal iyi, dünyanın daha iyi bir yer olması, mem­leketimizin daha güzel, barış içinde bir yer olması; hayrın, iyiliğin galip gelmesi için gençler, orta yaş­lılar ve yaşlılar aynı meclislerde buluşmalılar. Birbir­leri ile sohbet etmeli, birbirlerinin deneyimlerinden yararlanmalı, gençlerin sorduğu sorulara da daha yaşlıların verebileceği cevaplar olmalı, aynı sohbet halkalarında birbirleri ile hemhal olabilmeyi başara­bilmeliler. Maalesef insan yetiştirmek konusundaki gayretimiz giderek azalıyor. Her birimizin gençlere verebilecek bir şeyleri olduğu gibi bizim gençler­den öğrenebileceğimiz, alacağımız da çok önemli değerler var. Onlar da bize yenilenen değişen ha­yatın yeni sorularını getirebilirler. Bizim bu konuda düşünmemizi sağlayabilirler. Allah’ın onlara doğal olarak bahşettiği enerjileriyle bizim kendimizi ye­nilememizi, yeni sorular sormamızı, hayat karşısın­da daha yenilikçi tutumlar almamızı sağlayabilirler. Gençlerle fazla hemhal olmamamızın getirdiği bir sonuç da maalesef bir tür durgunlaşmaya bizlerin duçar olması. Çok yakıcı ve yeni sorularla uğraş­madığımız zaman geçmişte bulduğumuz bütün cevaplar hayatı açıklamaya yetecek zannediyoruz. Hâlbuki hayat her çağda yepyeni problem alanları önümüze seriyor. Ve bunları en iyi tanıyabileceği­miz, okuyabileceğimiz yerler de gençlerimiz. Ben sizin kuşaklarınızla bizim kuşaklarımızın daha çok buluşması ve birbirinden daha çok öğrenmesi ge­rektiğini düşünüyorum. Gençlikten ümitsiz değilim, zaten bunun bir örneği de sizin bu güzel çaba için­de buraya kadar zahmet edip gelmiş olmanız. Yani, şu dergiyi çıkarmak için gösterdiğiniz gayret takdire şayan. Sizler yaşıtlarınıza, arkadaşlarınıza, dostları­nıza bir ışık taşımak istiyorsunuz. Dünyayı bulduğu­nuz haliyle yetinilir bulmuyorsunuz. Daha fazla iyilik güzellik olsun istiyorsunuz. İyilik ve güzellik konu­sunda hep işbirliği içinde olmalı diye düşünüyorum kuşaklar.

Çok teşekkür ederiz hocam.

Ben teşekkür ederim.

Bu röportaj İkra'r Dergisi 8.Sayısında yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir