Yanık Kağıt Kokusu

7 Temmuz 1991/Urfa

Bir sabah genzimi yakan keskin bir yanık kâğıt ko­kusuyla uyandım. Bu kokunun; annemin tandırı tutuş­turmak için kullandığı eski gazetelerden yayıldığını anlamam uzun sürmedi. Annemin yaptığı nefis gözle­melerle karnımı doyurduktan sonra köyün kuzeydoğu­sunda bulunan top sahasına doğru yürümeye başladım. Neden sonra gece gördüğüm o garip rüyayı anımsadım. Rüyamda gördüğüm o sonsuz uzunluktaki trene anlam veremiyordum. Tren uzadıkça uzuyor, bitmek bilmiyor­du. Saçma bulduğum bu rüya üzerine daha fazla kafa yormak istemedim ve arkadaşlarımın arasına karışarak oyuna dâhil oldum. Bir süre futbol oynadıktan sonra epey yorulduk ve dinlenmek için bir meşenin gölgesini seçtik. O sırada karşıdan gelen bir trenin sesi duyuldu. Köyün yakınında bulunan bu demiryolundan günde birkaç tren geçerdi. Bu yüzden hiç birimizin ilgisini çekmedi bu tren. Taa kivagonun camını aralayıp bizi bir el hareketiyle çağıran o adamı fark edene kadar. Adamın -uzaktan ne olduğu anlaşılmayan- bir tomar kâğıt fırlattığını görünce, heye­canla demiryoluna doğru koşmaya başladık. Grubun en çelimsizi ben olduğum için demiryoluna herkesten son­ra varmıştım. Vardığımda, adamın fırlattığı şeyin gazete olduğunu ve bütün resimli sayfaları diğer arkadaşları­mın kaptığını fark ettim. Bana kalan ise küçük puntolu yazılardan oluşan renksiz bir sayfaydı. Hiçbir arkadaşım benle o resimli sayfaları paylaşmak istememişti. İçim burkulmuştu. Öyle kıskanmıştım ki hiçbiriyle konuşmak istememiştim. O yüzden onlarla birlikte köye dönmek yerine aynı meşenin gölgesi altında oturup o renksiz ga­zete sayfasını okumaya başladım. “Günün Sözü”, “Günün Yemeği” gibi son derece sıkıcı yazılardan oluşuyordu bu sayfa. Onca sıkıcı bölümü geçtikten sonra sıra “Günün Şi­iri”ne gelmişti. Bu şiir Rıza Tevfik’in ‘Uçun Kuşlar’ şiiriydi. İlk okuduğum şiirdi bu benim. Şiirin sonuna geldiğim­de heyecanım kat kat artmıştı. Çünkü bunlar bugüne kadar duyduğum en güzel sözlerdi. Şiiri tekrar okuma­ya karar verdim. Sonra bir kez daha ve ardından birkaç kez daha… Her okuyuşta farklı bir tat alıyordum. Beni büyüleyen yanı da bu oldu şiirin. Sonra elimdeki gazete sayfasını katlayıp cebime koydum ve hızlı adımlarla eve döndüm. Akşam gaz lambasının ışığı altında birkaç kez daha okudum şiiri. “Rıza Tevfik nereli acaba? Şiire bakılır­sa cennet gibi bir yerde yaşıyor.” diye geçirdim içimden. Okullar açılınca öğretmenime soracaktım. Gazete sayfa­sını katlayıp sedirin üzerine koydum ve uyudum.

Ertesi sabah genzimi yakan keskin bir yanık kâğıt ko­kusuyla uyandım yine. Bu tanıdık kokuyu duyar duymaz yataktan fırladım. O gazete sayfasını -gece bıraktığım gibi- sedirin üzerinde görünce nasıl rahatladım anlata­mam. Annemin okuması yazması yoktu, o gazete sayfa­sını pekâlâ yakabilirdi. Tam o sırada aklıma parlak bir fikir geldi! O gazete sayfasını alıp demiryoluna doğru koşma­ya başladım. Uzun bir bekleyişin ardından kara trenin sesi duyuldu nihayet. Elimdeki gazete sayfasını trendeki yolculara gösterircesine sallıyor ve trenin gittiği yöne doğru, trene paralel bir şekilde, koşuyordum. Yolcular­dan bazıları buna anlam veremiyor, bazıları ise bunun çocukça bir eğlence olduğunu düşünüp bana el sallıyor­lardı. Tam ümidimi kesecektim ki; son vagonun camını mütebessim bir amca araladı ve elindeki gazeteyi bana doğru fırlattı. Hemen gazetenin sayfalarını karıştırma­ya başladım. İlk gün burun kıvırdığım o renksiz gazete sayfasını arıyordu gözlerim. O sayfayı bulunca hiç vakit kaybetmeden evin yolunu tuttum. Eve varınca sevdiğim sayfayı alıp gazetenin geri kalanını, tandırı tutuşturur­ken kullanması için anneme verdim. Sonra da bir taşla iki kuş vurmanın gururuyla “Günün Şiiri”ni okumaya başladım. Bu kez bahtıma, Faruk Nafiz’in ‘Han Duvarları’ şiiri çıkmıştı. Bu şiirde en çok dikkatimi çeken yer Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’tan iktibas edilen satırlardı. Özellikle de son dörtlük.

“Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı’mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”

Maraşlı Şeyhoğlu’nun bu acı mısraları bam telime dokunmuştu adeta. Yüreğimde tuhaf bir sızı hissetsem de şiirde adımın geçmesi mutlu etmişti beni. On bir ya­şından gün almaya henüz başlayan ben, o gün “şair” ol­maya karar vermiştim. Nasıl şair olacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu ama kararlıydım. Her sabah bu saatte demiryoluna gidecektim. “Nasılsa gazete atan birileri olur.” diye düşünüyordum.

Ertesi sabah aynı saatte oradaydım yine. Elimde si­yah beyaz bir gazete sayfası, teyakkuzda bekliyordum. Tren gelir gelmez –dün yaptığım gibi- trene paralel bir şekilde koşup elimdeki gazete sayfasını sallamaya baş­ladım. Ancak işler umduğum gibi gitmedi. Kimse bana gazete atmamıştı. Kim bilir belki de kimse ne istediğimi anlayamamıştı. Bunu takip eden günlerde de durum de­ğişmedi. Dördüncü günün sonunda da demiryolundan elim boş dönünce gözüm; köy kıraathanesine gelen ye­gâne gazeteyi çalacak kadar dönmüştü. Ancak öteki ga­zetedeki gibi bir “günün şiiri” bölümüne rastlayamayınca gazeteyi tekrar yerine bırakmıştım.

Bunca hayal kırıklığının ardından “Bana kim yardım eder?” diye düşünürken aklıma öğretmenim geldi. Bunu daha önce akıl edemeyişimi yadırgamadım desem ya­lan olur. Muhtardan öğretmenimin adresini aldım ve ona, başıma gelenleri anlatan bir mektup yazdım. Tam on bir günü şiirsiz geçirdikten sonra mektubuma cevap gelmişti. Öğretmen “ Bu, hayatında başına gelmiş ve gelecek olan en güzel tesadüf.” diyordu mektubunda. Öğrencisinin şiire ilgi duymasına çok sevinen öğretme­nim, mektupla birlikte Ahmet Kutsi Tecer’in “Toplu Şiir­leri”ni de yollamıştı. “Şimdilik bununla idare et, gelince sana başka kitaplar da getireceğim.” diye de eklemişti. O kadar mutlu olmuştum ki; kitabı aldıktan sonra meşe ağacına nasıl vardığımı anlayamadım bile. Sırtımı ağaca dayar dayamaz rastgele bir sayfa açtım ve okumaya baş­ladım:

Geceleyin bir ses böler uykumu
İçim ürpermeyle dolar; – Nerdesin?
Arıyorum yıllar var ki ben onu,
Aşıkıyım beni çağıran sesin
Gün olur sürüyüp beni derbeder,
Bu ses rüzgarlara karışıp gider
Gün olur peşimden yürür beraber
Ansızın haykırır bana: – Nerdesin?
Bütün sevgileri atıp içimden,
Varlığımı yalnız ona verdim ben;
Elverir ki bir gün bana derinden,
Ta derinden bir gün bana “gel” desin.

Bunun ardından “Çıngırak” ve “Fırat Ağlıyor” adlı şiir­leri okudum ve o meşenin gölgesi altında derin hülyala­ra daldım.

6 Haziran 2011/İstanbul

O günlerin üzerinden tam yirmi yıl geçti. Yıllar niçin bu kadar hızlı geçer anlamış değilim. Bunu ilk kez bu­rada, tren garının bekleme salonundaki eski bir bankta düşünüyorum. Sadece yıllar mı? Artık trenler de hızlı, aşklar da, ölümler de. Gişe memuruna özellikle en yavaş trene binmek istediğimi söyledim. Şaşırdı. Onca saatlik tren yolculuğuna gönüllü olmayı bir delilik alameti sayı­yor olmalıydı. Amacımın bir tren yolculuğundan ziyade ‘içe yolculuk’ olduğunu izah etmeye çalışmak yerine, bi­letimi alıp gişeye en yakın banka oturdum. Yanıma şiir defterimden başka hiçbir şey almamıştım (Gerçek bir içe yolculuk için şiir defteri yeterli değil miydi? ) Yolculuk sırasında, birkaç çocuğu şiirle tanıştırmak umuduyla bir gazete de almak isterdim. Ancak zamane gazetelerin­de şiirden eser kalmadığı için bu fikrimden vazgeçtim. Tren gelir gelmez son vagonda cam kenarı bir koltuğa kuruldum. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemediğimden, en baştan yani bu içe yolculuğa çıkma sebebimden başla­malıydım:

Bir sabah genzimi yakan keskin bir ayrılık kokusuyla uyandım. Dört yıllık hayat arkadaşım; başka bir adama âşık olduğunu, artık birlikte olmamızın ikimiz için de yıp­ratıcı olacağını ve bunun için çok üzgün olduğunu söy­ledi. Ağlıyordu. Nemli gözlerinde ayrılığın hüznünden çok bir an önce benden kurtulup, sevdiği adama gitme­nin telaşı vardı. Yani o da yıllar, trenler, aşklar ve ölüm ler kadar aceleciydi. Velhasıl tek celsede boşandık. Ona kırgın, kendime kızgın, İstanbul’a dargındım. İşte o gün İstanbul defterini kapatmaya karar verdim. Hem akade­misyen kimliğimi hem de şair kimliğimi borçlu olduğum bu şehir, bir cehennemi andırmaya başlamıştı. Köyüme dönüp öğretmenlik yapmanın benim için daha faydalı olacağını düşündüm.

Tren raylarının çıkardığı ritmik ses, beni sığ bir uyku­ya daldırmış olacak ki simitçi çocuğun nidalarıyla irkil­dim. Bu irkilmeyle beraber yere düşürdüğüm şiir defteri­ni kaldırıp karıştırmaya başladım. “Kişi mutlu olduğu yere aittir…” diye yazmışım yıllar önce. Belki de bu yüzden hiçbir yere ait değildim! Sonrasında üniversite yıllarında yazdığım dizelere çarpıyor gözüm; “Bazen bir zümrüd-ü anka olmak gerekiyor/ Hayata tutunabilmek için.” Ne va­kit zor zamanlardan geçsem, aklıma hep anka kuşunun hikâyesi gelirdi o yıllarda. “Deprem sonrası çatlamış bir binayı tamir etmek, enkaza dönmüş bir binayı yeniden inşa etmekten daha zor ve daha riskli değil miydi? O halde böyle dar zamanlarda bir enkaza dönüşmeli, bir zümrüd-ü anka gibi yanıp tutuşmalı ki küllerinden do­ğabilsin insan.” diye düşünmekten kendimi alıkoyama­mıştım. Akabinde “Mutluluk Kasabası” adında küçücük bir şiir çıkıyor karşıma. Bu şiiri okuyasım gelmiyor (fazla iyimser bir şiir). Yine de beni, birtakım düşüncelere gark etmeyi başarıyor bu şiir. “O hazin günden önce mutlulu­ğa, Allah’ın güçlü insanlara verdiği bir mükâfat gözüyle bakardım. Artık öyle düşünmüyorum. O gün anladım ki, mutluluk zayıf insanların hasletiydi. Güçlü insanlar ise ezelden beri mutsuzdu. Ebede uzanan bir mutsuzluktu bu. Belki de bu yüzden en mutlu olduğumuz yıllar ço­cukluk yıllarıydı. Çünkü o yıllar, aynı zamanda en zayıf olduğumuz yıllardı.” Bu düşünce kargaşasında aklıma bir şey takılıyor; bu şiir mi fazla iyimserdi yoksa ben mi fazla karamsardım? Bir süre düşündükten sonra, fazla karam­sar bir adam haline geldiğime kanaat getiriyorum. Birlik­te olduğumuz son birkaç ayda beni ne kadar da değiştir­mişti! Giderayak niçin böyle bir şey yaptı aklım almıyor. Aslında bir tahminim yok değil; “Bir kadın – bir zaman­lar- âşık olduğu adamı terk etmeden önce onu mutlaka değiştirir. Çünkü geride özlenecek bir adam bırakmak istemez.” diye düşünüyorum. Bu düşünce bataklığında boğulmak üzereyken imdadıma yine simitçi çocuk yeti­şiyor. Bu kez kayıtsız kalmayıp, bir simit bir de ayran alı­yorum. Simidim bittikten sonra rastgele bir sayfa açıp içe yolculuğuma devam ediyorum. Karşıma evlilik teklifimi kabul ettiği gün yazdığım şiir çıkıyor birden;

ÇÖL MENEKŞESİ
Nasıl anlatılır bilmiyorum
Rüya desen değildi
Serap desen değildi
Bu olsa olsa bir menekşeydi
Onlarca çayır dururken
Açmak için ıssız bir çölü seçen
Pervasız bir menekşe

‘Bu şiirde aksayan bir yer var. Şair burada kendini çöle benzetiyor ama kimse çölde bir ömür geçirmek istemez ki. Tüm bu yaşananlar bu şiirin kehaneti olmalı.’ diye dü­şünürken aklıma Muzaffer Serkan Aydın’ın “Çölde hiçbir şey yoktur/ Çünkü çölün hiçbir şeye ihtiyacı yoktur” dize­leri geliyor ve rahatlıyorum.

Bizim köye epey yaklaştığımızı fark edince içe yolcu­luğumu hızlandırmaya karar veriyorum. Okumadığım şiirleri bir kenara bırakıp yazdığım son şiiri buluyorum. Ayrılık günü yazdığım o kısacık şiiri “Tut ki bir tufana tu­tuldum bugün/ Bir sevda selinde Nuh’dan bihaber”

Tren yolculuğum sona erdi nihayet. Ancak bu, içe yolculuğumun bittiği anlamına gelmiyor. Evde bu yol­culuğa kaldığım yerden devam edecektim. Evdekilerin geleceğimden haberi olmadığı için kimse karşılamaya gelmemişti. Eve vardığımda beni biraz sevinç, biraz da şaşkınla karşıladılar. Karşı komşum Fevzi Abi’nin, eşya­larımı bir nakliyeci aracılığıyla buraya yollayacağını ve artık temelli burada kalacağımı söylediğimde annemin gözlerindeki mutluluğu görmeliydiniz! Sohbetler edildi, yemekler yendi ve sonrasında şiir defterimi yanıma alıp içe yolculuğuma devam etmeye başladım. Saat gece ya­rısını vurduğunda içe yolculuğum sona ermişti. Ancak kafamda onlarca soru işareti belirmişti. Bu yolculuğun beni rahatlatacağını düşünmüştüm, hiç de öyle olmadı. Bu içe yolculuğun bana armağan ettiği tek şey vardı: Be­lirsizlik! Bu belirsizlik üzerine düşünmeyi sabaha bırakıp şiir defterimi sedirin üzerine koydum ve uyudum.

Ertesi sabah genzimi yakan keskin bir yanık kâğıt ko­kusuyla uyandım. Çocukluğumun kokusunu duyar duy­maz yüzümde bir tebessüm peydahlandı. Taa ki şiir def­terimin sedirin üzerinde olmadığını fark ettiğim o ana kadar. Bir süre arandıktan sonra şiir defterimi annemin yaktığını öğrendim. Bütün gece onu okuyup hüzünlen­diğimi gören annem, beni bu hüzünden kurtarmak için yakmıştı onu! Kahvaltı sofrasının başında uzun bir süre donakaldım. Şiir ateşinde pişen gözlemelerin kokusu genzimi yakmaya devam ediyordu. İyi ama bundan son­ra ne olacaktı? İşte büyük bir belirsizlik daha! Anneme tek bir incitici söz bile etmedim. Sessiz bir şekilde evden çıktım ve aynı meşenin gölgesi altında oturup bir sonra­ki trenin gelmesini beklemeye başladım…

Bu yazı İkra'r Dergisi 4. Sayısında yayınlanmıştır.

İbrahim Tarımak

Doktor, İkra'r Dergisi Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir