Mehmet Görmez ile Röportaj

Röportaj: Abdulkadir ÜNAL

“Din dünyanın ruhudur, hayatın anlamıdır.”

İnsanlar dünya var olduğundan beri bir yara­tıcıya inanma ihtiyacı hissetmişler. Geçmişe baktığımızda da ister tek tanrılı ister çok tan­rılı olsun her milletin bir tanrıya inandığını görüyoruz. Ancak bugün; ateizm, agnostisizm gibi bir yaratıcıyı inkâr eden ya da bu konunun bilinmez olduğunu iddia eden bazı inanç tiple­rinin de oldukça yaygın olduğunu görüyoruz. Tabii bunun aydınlanma çağına dek götürebile­ceğimiz bir geçmişi var. Sizce bugünün insanı bir ilaha ihtiyaç duymuyor mu? Bu tip inanç tiplerinin yaygınlaşmasının altında hangi se­bepler yatıyor?

Öncelikle başta şahsınız olmak üzere bu dergiyi çıkaran genç kardeşlerimizi yürekten kutluyorum. Hem İslam’ın ilk emrini hem de yaratıcımızla olan misakımızdaki ikrarımızı hatırlatan güzel bir ismi­niz var.

Din sadece bir itikat ve ibadet manzumesi değildir. Din varlık, âlem ve insanın varoluşunu anlamlan­dıran büyük gayedir. İnsanın fıtratı, varlığın tabi­atıdır. Din dünyanın ruhudur, hayatın anlamıdır, fiziğin ötesindeki büyük manadır.

İlk insanın yaratılışından itibaren yaratıcıya inanç asli, inançsızlık ise arızi bir durum olmuştur. Bir yaratıcıya ihtiyaç, insanın hayatında bitecek değil­dir. Bilakis küresel dünyada yapayalnız kalan bu­günün insanının Allah’a inanma ihtiyacı daha da artmıştır. İnsanın veya insanlığın şu andaki hâline bakıp bir yargıya varmak doğru değildir. Bugünün hayli hızlı etkileşimli dünyasında inançsız bir in­sanın bir müddet sonra inançlı bir insan olduğunu görebiliyoruz. Bu yüzyılın başında, yüzyılın sonuna geldiğimizde inançların son bulacağı öngörüsü çok­ça yapılmıştı. İnançsızlığa nice serenatlar yazılmış, Tanrı’nın öldüğü ilan edilmişti. Öngörüler tutmayıp din insan hayatında yeniden etkili olunca da bunu “Tanrı’nın intikamı” olarak değerlendirenler oldu.

Soruda da ifade ettiğiniz gibi ateizm ve agnostisizm gibi anlayışlar yeni değil ancak nispeten yaygınlaş­masının veya konuşulmasının sebeplerini şu şekilde ifade edebiliriz: Dijital dünyada dini bilginin yay­gınlaşması bir yorum kaosunu beraberinde getirdi. IŞİD ve benzeri örgütlerin sergilediği sahneler, son on yıllarda yaşanan dini çatışmalar insanlığı dinden ve inanç değerlerinden soğuttu. Ülkemizde FETÖ yapılanmasının dine verdiği zarar insanların müs­pet duygularını yok etti. Batıda yaygınlaşan İsla­mofobi ırkçılık ile beraber inanç değerlerine nötr bakan insanların kanaatlerini değiştirdi, ateizmi militanlaştırdı. Bütün bunlarda biz Müslümanların da bazı hatalarının olduğunu bilmemiz gerekir. An­lamsız din tartışmaları ile dini yorduğumuzu dü­şünüyorum. Oysa din (tabii ki İslam dini) sadedir; arı, duru ve berraktır. İnanç esasları nettir. Tevhid inancı İhlas suresi kadar açık ve nettir. Fakat dini söylemlerimiz sorunludur. Din ne kadar insani ise bazı dini söylemlerimiz de o kadar gayri insanidir. En büyük sorunumuz ise ahlakidir. Biz Müslüman­lar İslam’ın rahmetini hayatımızda ve ahlakımızda göstermekte zorlanır olduk. İçine düştüğümüz an­lam krizi ile beraber bir ahlak krizi yaşadığımızı dikkate almalıyız.

“Değer üreten dindarlığa sahip olmalıyız”

Ahlak din ilişkisi de çok uzun zamandır tartı­şılagelen bir konu. Örneğin bizim okullarımız­da da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri var. Sizin ahlakın kaynağıyla ve ahlak-din ilişkisiy­le ilgili yorumunuz nedir?

Din-ahlak ilişkisi sebep-sonuç ilişkisi gibidir. Ahlak ibadetlerin gayesidir. Ahlak dinin aklıdır. Ahlak ri­salet-i Muhammediye’nin gayesidir.

Onun için Allah Resulü “Ben güzel ahlakı tamam­lamak için gönderildim.” buyurmuştur. Aynı şekilde “Din güzel ahlaktır.” buyurur. Ahlak krizi en büyük anlam krizidir. Ahlakı kaybeden dinin anlamını kaybeder. Yaratılışın, varoluşun kaynağı yaratıcı ol­duğu gibi, ahlakın kaynağı da odur. İnsanın maddi varlığına halk, manevi varlığına hulk denir. Hul­kun çoğulu ahlaktır her ikisini de var edene Halik denir. İnsanın fıtratı bütün değerlerin hafızasıdır. Fıtrat dindir, hatta Kur’an’ın ifadesiyle en sağlam dindir. (ed-Dinu’l-kayyim, Rum, 30) Bir ateist de iyilik yapabilir. Bu iyiliğinin kaynağı da onun far­kında olmadan taşıdığı din yani fıtrattır. Ahlak, te­orik ahlak dersleri ile öğretilemeyebilir zira ahlak ameli hikmettir. Burada önemli olan, bir davranışı ahlaki kılan değerleri tespit etmektir. Değer üreten bir dindarlığa sahip olmak ve değerler hiyerarşisini kaybetmemektir.

“Eğitim sistemi üç boşluğu doldurmaya odaklanmalıdır: Vakit, zihin, gönül”

Son zamanlarda gençlik ve gençliğin dine ba­kışı üzerinden birtakım tartışmalar yaşanıyor. Bu kapsamda ailede ve okullarda verilen din eğitiminin niteliği de tartışma konusu. Özellik­le toplumda göz önünde olan bazı kişilerin çok karamsar bir tablo çizdiğini görüyoruz. Ho­cam, sizin gençlerle ilgili bu konudaki fikriniz nedir? Bununla birlikte din eğitimi noktasında nasıl bir yol izlenmelidir?

Gençlik hayatın en önemli evresidir. Allah bütün peygamberleri gençlerden seçmiştir. Peygamberler de ilk arkadaşlarını, ashabını gençlerden seçmiş­lerdir. İnsanın en çok sorular sorduğu dönemdir gençlik. Bu cümleden olarak dini de en çok sorgu­ladığı dönemdir. Ancak bizim cevaplarımız ve dini temellendirmelerimiz bugünün gençliğini tatmin etmiyor. Bu dinin acziyeti değil biz dini anlatanla­rın acziyetidir.

Son çeyrek asırda dijital devrimle birlikte gençlikle bir önceki nesil arasındaki mesafe çok hızlı açıl­dı. Bugün bütün eğitimcilerin ve anne babaların kendi inanç değerlerini yeni gençlerle nasıl payla­şacağı konusunda yeni bir eğitime ihtiyaç vardır. Ben şahsen karamsar değilim, gençlerle ilgili fazla kaygılanmanın da doğru olmadığını düşünüyorum. Nitekim 15 Temmuz’da gençliğin duruşu ve dipdiri ruhu herkesi şaşırtmıştı. Gençlik bu konuda da bizi şaşırtacaktır diye düşünüyorum. Gençliğin başlattı­ğı sorgulamanın ilimle, hikmetle ve rahmetle neti­celeneceğine inanıyorum.

Bugünün genci bilgi yüklenerek verilen eğitime uygun değildir. Kalıplaşmış eğitim sistemi üzerin­de yeniden düşünmeliyiz. Monolog değil diyalojik yöntemi fazlaca kullanmalıyız.

Gençliğin hayatı üç boşluğu kabul etmez: Boş vakit, boş zihin, boş gönül. Zamanını iyi değerlendirme­liyiz, dolu dolu yaşamasını sağlamalıyız. Zihin ilim ve hikmetle, gönül sevgi ve merhametle dolmalıdır. Eğitim sistemi yeni bir üslup ile bu üç boşluğu dol­durmaya odaklanmalıdır.

“Hakikat tekelciliği bir tür ruhani diktatörlüktür” 

Abbasiler döneminde ortaya çıkan tarikat gibi müesseseler, günümüzde de cemaat gibi olu­şumlar mevcut. Öyle ya da böyle bu yapılar sosyal bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Cemaatler ve tarikatlar İslam’da gerekli olan kurumlar mı? Bu yapıların İslam toplumun­daki yeri nedir? Bir Müslümanın bu yapılarla ilişkisi nasıl olmalı?

İslam kendi mensuplarını bir ümmet olarak tarif eder ve ümmet olma yolunda din kardeşleriyle be­raberliklerini teşvik eder. Cemaatle namaz, cuma ve bayram namazlarının gayesi de budur. Mühim olan iyilikte ve takvada yardımlaşmak üzere bir araya gelmektir. Günah ve düşmanlık amacıyla bir araya gelmek değildir.

Burada dikkat edeceğimiz husus bir cemaate men­subiyeti İslam’a, ümmete mensubiyetin önüne ge­çirmemektir. Birey olamayan, edilgence, bir gruba dâhil olup bağlanan insan hakikat arayışını sekteye uğratabilir. Hele hele hiçbir Müslüman genç, dün­yasını şahıslar üzerine bina etmemelidir.

Hakikat tekelciliği bir nevi ruhani diktatörlüktür. Hakikatin kendi tekelinde olduğunu iddia eden ru­hani diktatörlere tabi olmak elbette doğru olmaz. Hazreti Ali’nin veciz ifadesiyle “Hakkı adama göre değil adamı hakka göre tanımalıyız.” “Baki hakikat­leri fani şahsiyetler üzerine bina etmemeliyiz.” Tari­katları de bu çerçevede ele almak gerekir. Tasavvuf bir ihsan ve irfan mektebi olarak doğmuş, bir gönül terbiyesini esas almıştır. Tasavvufun kurumsallaş­masıyla doğan tarikatlar çok farklılık arz ettiği için ve pek çok yerde büyük yanlışlıkları da barındıra geldikleri için bu konuda dikkatli olmak gerekir.

“Bilgiye, hakikat ve rahmet eşlik etmelidir”

Şöyle dönüp bir tarihimize baktığımızda üstün ahlakî değerler ve maneviyat bilinciyle yoğrul­muş, özü merhamete dayanan bir medeniyetin evlatlarıyız biz. Malum teknoloji çağındayız. Böylesine etkiye açık bir dönemde maneviya­tımızı nasıl muhafaza edebiliriz? Daha açık bir ifade ile böyle bir çağda Müslümanca nasıl ya­şarız?

Aslında bu çağ büyük riskler taşıdığı kadar büyük imkânları da barındırıyor. Din-i Mübin-i İslam her çağda yaşanacak bir dindir. Biz aynı imkânla­rı İslam’ın sabitelerinden şaşmadan kullanmalıyız. Yaygınlaşan bilgiye hakikati ve rahmeti katmalıyız. Küresel dünyada insanın yalnızlaşmasına ve de­ğersizleşmesine izin vermemeliyiz. Fikir ve değer üretmeliyiz. Görsel idrakin egemenliğine boyun eğ­memeliyiz. Reklamlarla satın alınmak istenen dik­katlerimizi, algılarımızı, ilgilerimizi yok pahasına feda etmemeliyiz. İrade hürriyetimize gölge düşür­memeliyiz. Bu haz ve hız çağında iradesine hakim olan, iyilikte ısrar eden her genç bir kahramandır. Allah için dostluklar kurmalıyız. Allah’la sohbet ni­teliğindeki ibadet hayatımıza daha çok önem ver­meliyiz. Sevgili Peygamberimizin neşeyi ve huzuru Rabb’ine ibadette arayan gençliği övdüğünü unut­mamalıyız. Böylesine etkiye açık bir dünyada kalbi­mizdeki imanı, aşkı, merhameti, İslam’ın insanlığa getirdiği hakkı, adaleti, ilim ve hikmeti; biz de buna muhtaç olan insanlara taşıyabiliriz.

“Sünnet, İslam medeniyetinin bilgi ve değer kaynağıdır”

Dinin kaynağı olan Kur’an ve sünnet, hem iç içe olması hasebiyle hem de birbirini tamamla­ma açısından bir bütündür. Bazı Müslümanlar arasında “Kur’an varken başka bir şeye ihtiyaç olmadığı” gibi bir görüş mevcut. Kur’an ve sün­netin anlaşılması, yorumlanması bu dönemde nasıl yapılmalı? Bir hadis hocası olarak bu ko­nuda neler söylersiniz?

Kur’an, varlık âleminin ezeli bir tercümesi ola­rak İslam’ın temel kaynağıdır. Sünnet ise Hazre­ti Peygamber tarafından yaşanmış hâlidir. Vahyin bir beşer peygamber vasıtasıyla insanlığa gönderil­mesi zorunlu olarak bizi sünnete götürür. Sünnet Kur’an’ın beyanıdır, en doğru tefsir ve te’vili, en doğru tatbikidir. Allah’ı sevmenin ve Allah tarafın­dan sevilmenin yolunun Hz. Peygamber’e ve onun sünnetine tabi olmaktan geçtiğini biz Kur’an’dan öğreniyoruz. Sünnet dünyanın farklı coğrafyala­rında farklı kültürlere sahip olan müminleri aynı duada, aynı namazda, aynı cumada, aynı bayramda birleştirerek ümmet kılan bir değerler manzumesi­dir. Sünnet Kur’an’ın içine nazil olduğu evdir. Sün­net geniş İslam coğrafyası içinde neşvünema bulan medeniyetlere damgasını vuran bir bilgi ve değer kaynağıdır.

Ancak sünneti doğru anlama sorunumuzun var ol­duğu da inkâr edilemez. Sünneti anlarken, İslam’ın sadece bir kavme ve bir coğrafyaya değil, bütün in­sanlığa ve hatta bütün âlemlere gönderilen evrensel bir din olduğu noktası unutulmamalıdır. İslam’ın belli bir çağa ve belli bir zamana değil bütün çağla­ra ve bütün zamanlara gönderildiği unutulmamalı­dır. Binaenaleyh, dini olanla kültürel olanı ayırmak, yerel olanla evrensel olanı, adet ile ibadeti birbirin­den ayırmak gerekir. Hiç bir peygamber kendi kav­minin kültürünü evrensel bir dine dönüştürmez.

Sünneti hayatımıza tatbik ederken İslam’ın kur­duğu değerler hiyerarşisini de kaybetmemeliyiz. Ruhu, manayı, gayeyi şekle feda etmemeliyiz.

Aynı şekilde kalbin sünnetlerini, aklın sünnetlerini, ruhun sünnetlerini de unutmamalıyız. Kalbin sün­neti; araya masivayı koymamak; ona para, makam, şöhret, servet sevgisini hakim kılmamaktır. Kalbin sünneti; kalbe kin, nefret, intikam sokmamaktır. Kalbin sünneti, kibre kapılmamaktır. Kalbin en bü­yük sünneti, ihlas ve samimiyettir. Ve kalbin sün­neti, kalp kırmamaktır. Aklın sünneti, düşünmek­tir. “Bir saatlik tefekkür bin saat nafile ibadetten evladır.” Aklın sünneti ilim, hikmet ve marifetin peşinde olmaktır. Ruhun sünneti, nezaket ve zara­fettir. Ruhun sünneti, eşyaya, kainata merhametle bakmaktır. Ruhun sünneti, çocuklara şefkattir.

“İslam Düşünce Enstitüsü, yeni bir usul arayışı derdindedir”

İslamî alanda önemli meseleleri dert ve dava edinecek, Ankara merkezli uluslararası nitelik­te bir kuruluş olan İslam Düşünce Enstitüsü, bu yıl itibariyle çalışmalarına başladı. Başkan­lığını yürütmüş olduğunuz ve “düşünmek far­zının bir ürünü” olarak değerlendirdiğiniz bu enstitü hakkında neler söylersiniz?

İslam medeniyetinin uzun bir zamandır bir anlam krizi ve düşünce bunalımından geçtiğini biliyoruz. Anlam krizi aynı zamanda bir ahlak krizidir. Biz Müslümanlar, üretmiyoruz. En çok da bilgi ve de­ğer üretmiyoruz. İslam Düşünce Enstitüsü, İslam dünyasındaki benzer ilmi müesseselerle işbirliği içinde, bu meseleleri ilmi zeminde ele almak iste­yen yeni bir ilmî kuruluştur.

Bilgi yaygınlaştıkça bir yorum anarşisi ile karşı karşıya kalıyoruz. Bunu ortadan kaldırmanın yolu sağlıklı bir usule sahip olmaktan geçiyor. İDE; ken­disini dört araştırma alanı ile sınırlandırılmıştır. İslam Düşüncesinde Metodoloji başlığı altında nazari ilimlerimizin bize sunduğu metotları ele alıyoruz. İslami İlimlerde Usul başlığı altında bilgiye, nassa, insana, hayata, bütüncül bakmayı yeniden öğren­mek istiyoruz. Makasıd meselesini yeni müstakil bir ilim ve metod olarak ele almak istiyoruz. Ahlak ve Estetik başlığı altında değer ahlak ilişkisini yeniden irdeliyoruz.

Kıymetli Hocam, bizlere vakit ayırıp soruları­mıza cevap verdiğiniz için teşekkür ediyoruz.

Ben de size teşekkür ediyorum. Allah Teala sizleri bu hayırlı çalışmalarınızda muvaffak eylesin, ihlas ve samimiyetle ilim, hikmet ve marifet yolundan ayırmasın.

Bu röportaj İkra'r Dergisi 17. Sayısında yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir