İsmail Kılıçarslan ile Röportaj

Röportaj: Abdulkadir ÜNAL
Ekim 2016

Elhamdülillah, hakkında yanıldığımız gençlik Türkiye’yi yanıltmadı.

Öncelikle Selâmün Aleyküm.
Kendinizi tanıtmakla başlayalım ilk önce. Kimdir İsmail Kılıçarslan?


Aleyküm Selam. İsmail Kılıçarslan adım. 1976 Ankara doğumluyum. İlk orta öğretimimi Ankara’da bitirdikten sonra İstanbul’a İlâhiyat okumak kastıyla geldim. Marmara İlâhiyat’ı kazanmıştım. Fakat İlâhiyat okumak yerine serserilik mesleğiyle iştigal ettim epeyce bir süre. Ardından İletişim kazandım, İlâhiyat’ı bitirmeden. İletişim’i de bitirmedim. On iki yıl üniversite okumuş bir lise mezunu olarak hayatıma devam ediyorum. Belgeselciyim, şairim, yönetmenim, televizyoncuyum, köşe yazarıyım falan gibi birtakım işlerim var ama her şeyden önemlisi Rânâ’nın babasıyım.

Allah razı olsun. Şimdi aslolan sorularımıza geçebiliriz.
Toplumsal kriz dönemlerinde, özellikle toplumun kurtuluşuna yönelik düşünen, yazan kişiler, kendi kuşaklarından ziyade gelecek kuşaklar tarafından anlaşılmaktadır. Hâl böyle iken, Mehmet Âkif’in “Asım’ın nesli “ olarak nitelediği neslin 15 Temmuz ve sonrasındaki durumunu nasıl değerlendirirsiniz?


Doğrusu 15 Temmuz gecesi benim sıklıkla eleştirdiğim gençler beni ve bana benzer şekilde kendilerini eleştiren insanları çok ciddi şekilde mahcup ettiler. Biz onları; yani gençleri 28 Şubat’ı görmemiş, onun atmosferini hissetmemiş, dolayısıyla bir dirençliliği olmaksızın büyümüş, hemen hemen Recep Tayyip Erdoğan’ın yönettiği iktidarda hayatlarını geçirmiş yetişkinliğe böyle adım atmış, dolayısıyla işin zorluğunu görmemiş, direnmeyi bilmeyen bir nesil olarak kodlamıştık. Biraz havâi, biraz aklı bir karış havada, biraz bencil bir nesil olarak… Fakat Allah’a hamdolsun ki bu konuda 15 Temmuz gecesi feci hâlde yanıldık. Allah’a hamdolsun diyo­rum çünkü bazen yanılmak istediğiniz bir konuda gerçekten yanıldığınızda bu sizin için bir şükür ve­silesi olur. Gençler konusunda çok yanıldığımı gör­düm ben 15 Temmuz’da. Çünkü Necip Fâzıl Üstâd’ın deyimiyle “Sağına ve soluna bakmadan kim var diye sorulduğunda ben varım.” dedi delikanlılar. Ve her biri o meş’um gecede, Türkiye’nin en karanlık ve en uzun gecesinde her biri hiçbir karşılık beklemeksi­zin, cennetten başka hiçbir karşılık beklemeksizin sokağa çıktılar, direnişe katıldılar. Ve Mehmet Akif’in “Asım’ın nesli diyordum ya; nesilmiş gerçek” mısrası­nın tam olarak vücût bulduğu geceydi. Ve elhamdü­lillah hakkında yanıldığımız gençlik Türkiye’yi yanılt­madı, kendilerine güvenen insanları yanıltmadı. Ve o gece; çok derin bir karanlıktan çok berrak bir ay­dınlığa döndüğümüz o gece üzerine düşeni yaptı. Ben bunu Twitter’dan da ilân ettim, gençlere sadece özür borcumuz var.

Evet, hatta bir kesimin eleştirileri de oldu.

Bence şu aşamada gençleri eleştirmekten çok on­lara cidden özür borçluyuz. Çünkü ben meselâ, hiç ummadığım bir manzara ile karşılaştım 15 Temmuz gecesi. Ben sokağa çıktığımda “Henüz galiba ben­den başka hiç kimse çıkmamıştır, gidiyorum ama ne yapacağım?” diye düşünmüştüm. Saat 22.17’de çıkmıştım evden. Fakat ulaşmak istediğim yere var­dığımda 200-250 genci hazır şekilde beklediğini ve köprüye doğru yürüyüşe geçtiğimizi hatırlıyorum. Bu bile benim açımdan büyük öğreticilikte bir iş oldu.

Eyvallah, çok teşekkür ediyorum. Bir de Kültü­rel iktidar meselesi vardı…
Kültürel iktidar hususuyla uğraşan insanlar­dansınız, bildiğiniz üzre bilhassa gezi süreci bu kültürel iktidarı besleyen bir süreç oldu ve hatta aynı membanın dergilerinde ‘gezi ruhu’ dedik­leri metafora güzellemeler yapıldı. Bugün gel­diğimiz noktada 15 Temmuz gibi Anadolu’dan çıkmış sahici bir direnişle ve bu direnişin ortaya çıkardığı bir gençlik var. Sizce 15 Temmuz son­rası kültürel iktidarın el değiştirmesi olan, sizin ‘Kemalist beyaz azınlık’ olarak tabir ettiğiniz gruptan aslî çoğunluğa geçiş sürecinin başladı­ğını söyleyebilir miyiz? Yahut, alınması gereken yol henüz çok mudur?

Şimdi iki önemli şey oldu 15 Temmuz gecesi. Biz bunu sevgili Furkan Çalışkan ile de uzun uzun ko­nuştuk. Belki buna dair Cins’te yazılar da yazacağız önümüzdeki süreçte. Türkiye’deki 12 Eylül güzelle­mesi fiili olarak 15 Temmuz’da bitti. En nihayet 12 Eylül’de tanklar sokağa çıktığında perdelerini sıkı sı­kıya kapatıp “Aman asker bize dokunmasın.” demişti bütün toplum. Ve bunun üzerinden sol nerdeyse bir trajedi geliştirmişti. Bir kere tırnak içinde bunun edebiyatı bitmiş oldu.

İki; gezide “Şu sokakta TOMA var, diğer sokaktan gelin.” yazıyordu insanlar birbirlerine. 15 Temmuz gecesi “Şu sokakta tank var, oraya doğru yönelin.” yazdılar birbirlerine. Dolayısıyla, hani ”Her şeyimi­zi taklit edebilirler ama cesaretimizi asla.” diyordu geziciler. Doğru, biz gezicilerin cesaretini asla tak­lit edemeyiz, çünkü taklit edilebilecek düzeyde bir cesaretleri yok. Bir başka cesaret modeline sahip 15 Temmuz ruhu. Ve bu 15 Temmuz ruhu, -birleş­tirici, bütünleştirici aslında bu ruh- çok az karşıtı hariç bizim çok uzun süredir ihtiyaç duyduğumuz ruh. Fakat durum şu; kültürel iktidar yine işini yaptı, hatırlayın biz 16 Temmuz sabahı yalan olduğu çok belli “Askerin kafasını kestiler.” haberiyle uğraştık. Kültürel iktidar tam burada. Yani asıl meselenin ne olduğunu es geçip sürekli başka hikâyeye bizi ikna etmenin adı çünkü kültürel iktidar. Gezide de öyle oldu, gezide asıl mesele çok ortadayken bizi başka meselelere yönlendirdiler. Ve hatırlayın bir dünya yalan haberle toplumu manipüle etmeye çalıştılar. İşte TOMA’lar insan ezmiş… Meselâ ilk gün otuz kişi falan ölmüştü gezide sosyal medyaya bakarsan. Hâlbuki gezinin ilk kurbanı -Allah rahmet eylesin-zannediyorum 11. günde gelmişti.

Bizi neye ikna etmeye çalıştıkları, diğer tarafta 250 kişinin aynı anda aynı gecede can verdiği ve cansiperâne şekilde engellediği bir darbe girişimi hakkında da utanmadan, arlanmadan “tiyatro” di­yebildiler. Bizim kültürel iktidarla uğraşmamız bu noktada boşuna değil. Yani kültürel iktidarla, Türki­ye’deki verili kültürel iktidarla, o Kemalist azınlığın kurduğu ve sürekli solcu kafaları devşirerek yoluna devam ettiği kültürel iktidarla mücadele edilmezse kazanılmış zaferlerimiz bile bir süre sonra masada kaybedilecektir. Bu o kadar böyle ki; meselâ aradan henüz bir ay geçmişken, şehitlerimizin henüz kırkı çıkmamışken “Kemalistler olmasaydı bu darbe dur­durulamazdı.” yazdı birileri meselâ. Yahu kardeşim, biz o gece sokaktaydık ve o gecenin nasıl ilerledi­ğini hepimiz gördük. Senelerce Anadolu insanına ‘makarnacı’ diyen insanlar marketlerde makarna kuyruğundaydılar. Senelerce ‘Para karşılığı oy satı­yor.’ falan filan dedikleri insanlar sokaktaydı, makar­nacı dedikleri insanlar sokaktaydı. Onlar ATM kuy­ruğundaydı, market kuyruğundaydı ya da Bağdat Caddesi’nde tank alkışlıyorlardı, ya da perdelerini sıkı sıkıya kapatmış, memleketin derin bir karanlığa gömülmesini bekliyorlardı. Dolayısıyla kimse kim­seyi kandırmasın. Ama nasıl kandırılıyor insan, ona bakmak lazım. İnsan böyle kandırılıyor. Yani o kültü­rel iktidar bir şekilde işini yapıyor ve sizi aslında hiç olmamış bir şeye ikna etmeye çalışıyor. Zaten bütün numarası da bu. Biz dün de uğraşıyorduk bununla, 15 Temmuz’dan sonra çok daha sert şekilde uğraşa­cağız. Çünkü artık hiç kimse 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’de sivil hareketlenmeden cesaretten falan 15 Temmuz gecesini hesaba katmadan bahsede­meyecek.

Bugünün dünyasında her şey üretildiği hızda tüketilmekte, gençler de bu çarkın idraksiz bir parçası. Günümüz şartları göz önüne alındığın­da, gençlerimizin zor ve uzun soluklu bir müca­dele gerektirecek olan üretimin çarkına nasıl ge­çiş yapacağı konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Bu çok uzun ve çok köklü bir problem. Yani Sanayi Devrimi’yle beraber insan kendisine yeteceğinden çok üretmeye başladı. Kendisine yeteceğinden çok üretmek aynı zamanda insanları o çokluğu tüket­meye itecek bir başka düzeneği de getirdi. Zaten Sanayi Devrimi’ne paralel olarak kapitalizmin do­ğuşu da tam burada aranmalı. Dolayısıyla dünya son 300- 350 yıldır tüketimle yine ilerleyen bir yer. Bundan kaçış yok, bundan hiçbir bünye kaçamadı. Bizler kaçtığını zannediyoruz. Meselâ diyoruz ki: Vay be! Adamlara bak, gitmişler, ağaç evler kurmuşlar, komüner bir yaşam sürüyorlar, anti-kapitalist ruhları var falan… Bir süre sonra o iş turizm projesi olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla tüketim çılgınlığından kaçmak, kaçabilmek, insan tekleri için çok zor hikâ­ye artık modern dünyada.

Gençlerde üretmeden tüketme meyli mi var?

Gençlikte zaten üretim beklemezsiniz, nasıl üre­tim beklemezsiniz gençlerden? Gençlerin neyi tü­keteceğini seçmesi yeterli olacak aslında. Çünkü gençler aslında insanlığın yatırımıdır. Dolayısıyla aslında üretmek, ya da üretime doğ­rudan katkı sağlamak değil de- gençler üzerinden söylüyorum bunu- neyi tüketeceğini seçebilmek meselâ, çok daha ciddi bir mesele olarak gençle­rin karşısında. Neyi tüketmek; yani bunu hep şöy­le okumak lazım: Kardeşim, birtakım reklâm kam­panyalarıyla, yüz bin, iki yüz bin, üç yüz bin, beş yüz bin satan kitapları mı tüketeceksin, yoksa sana gerçekten çok büyük katkısı olacak kıyıda köşe­de kalmış kitapları mı okuyacaksın? Bu meselâ, bir tercih. Bunun illa bir üretime dönmesi gerekmez. Neyi tüketeceğini bildiğin anda, yani müzik ter­cihin, kitap tercihin, hayata bakış tercihin; seni et­kilemesine izin verdiğin insanlara dair tercihlerin, bu meselâ gençlikte en önemli hikâyedir. Yani seni kimin etkileyeceğine müsaade etmek. Yani meselâ ben 19 yaşında bir delikanlı iken etrafım hep Ca­hit Zarifoğlu’ndan etkilenmek istiyorum diyordu. Çünkü Cahit Zarifoğlu kendisinden etkilenildiğinde insana çok büyük bir alan açan şâirdir. Yani kimden etkileneceğini bile hesap edebilse gençleri üretime katkı yapıyor kabul edebiliriz. Asıl hikâye, hayatının bundan sonraki sekmeleri için yapacağın tercihleri gençlikte yaparsan ve bu tercihleri yaparken, bu ter­cihlerin senin bundan sonrakini hayatını bütünüyle belirleyeceğini hesaba katarsan kendine mahsus bir hayatın olabilir. Yoksa kapitalizmin sana önerdiği ıs­marlama hayatı yaşamaya başlarsın. Yani telefonun siyah renklisini değil de pembe renklisini aldığında kendini özgür hissetmeye başlarsın. Seçme hakkı­nın olduğunu zannedersin böylelikle. Ya da aslında 20 milyon insanın aynı anda dinlediği bir şarkıyı din­lediğinde yeni bir şarkı keşfettim demeye başlarsın şaşkınlıkla. 20 milyon insanın aynı anda dinlediği bir şarkı keşfedilemez. Böylelikle gençlikte bütün bunların kararını verirsen ondan sonraki hayatının temel oryantasyonu çözülmüş olur ve bu seni ger­çekten benzerlerinden ve rakiplerinden -modern hayattayız çünkü- net şekilde ayırır. Öyle bakmak lazım meseleye. Bunu üretim tüketim dengesinden soru sorduğun için söylüyorum, onun için böyle ce­vapladım, bence sizin çıkardığınız dergi gençlerin üretime yaptıkları çok önemli bir katkıdır. O beni doğrudan ilgilendirmez, ama seni belirler sonraki hayatında. Ben ‘Öğrenci dergisiymiş, çok güzelmiş.’ derim, destek veririm geçerim. Ama senin açından buradaki herhangi bir satır, herhangi bir paragraf, buraya sağlayacağın herhangi bir katkı sonraki hayatını belirleyecek bir mesele haline dönüşür. Bunun farkına vardığın anda yaptığın seçimler, yaptığın tercihler üzerinden özgürleşmeye ve fark­lılaşmaya başlarsın ki hakiki özgürlük ve hakiki fark­lılık zaten bence tam da burada gizli.

Geleneksel eğitim metodumuzda usta-çırak, hoca-talebe, pîr-mürid ilişkisi öne çıkmaktaydı. Bugüne baktığımızda gençlerimiz daha çok res­mi eğitim kurumlarına bırakılmış vaziyette. Şöy­le bir değerlendirme yapacak olursak; gençliğin eleştirisinde çoğunlukla özne olarak gençler yer almakta. Sizce toplumsal gelişmişlik için ho­ca-talebe bağlamında üst kuşakların ve büyük­lerin bu eleştirideki yeri nedir?

Gittiğim bazı konferanslarda şöyle söylüyorum: Gençlere bir şey öğretmek üzere gençlerin karşısına gelen insanlardan korkuyorum. Çünkü hayatın nab­zını, sokağın nabzını, hayatın ritmini elinde bulun­duran asıl kesimin gençler olduğunu düşünüyorum ben. Ve ben ancak gençlere bir şey öğretmek şöyle dursun, onlardan bir şey öğrendiğimde kendimi çok şanslı sayan bir insanım. Biz meselâ yetişirken, der­gilerde kül tablası boşaltıp insanlara çay doldurur­ken bir usta-çırak düzeneği devam ediyordu. Hatta iki saat, üç saat boyunca ‘Şu abimiz bana bir soru sorsa da ben de bir konuşsam.’ diye beklediğimiz anlar olurdu. O keskin bir usta-çırak ilişkisiydi. Ve bu­nun insana kattığı değer inanılmaz. Ama burada çift taraflı bir geriye çekiliş oldu. Hem çırak yetiştirmeye çalışan ustaları biraz çıraklar bezdirdi, hem de çı­raklar savrulup giden ustaları takip etmek istemedi artık. Bu karşılıklı, yani şeyhte de problem var, mü­ritte de problem var. Yapının kendisinde hâlâ prob­lem var. Yani tarikatta hala problem yok, o mânâda aynı benzetmeyi kullanmaya devam edersek; ama hem şeyhte problem var, hem müritte problem var. Mürid bilginin çok hızla ilerlediği bir çağda çok er­ken her şeyi öğrenmiş olmanın -en azından Google düzeyinde- kilidiyle hareket ediyor. Ustaysa ya da şeyhse derin bir umutsuzluğa kapılmış durumda. Etraftaki gençlere gerçekten vakit ayırmak yerine onlar üzerinden hesaplara giriyor, çünkü artık nitel olanın değil, nicel olanın etkili olduğu bir çağdayız. Dolayısıyla meselâ seni gerçekten kaç nitelikli insa­nın dinlediği herhangi bir hocayı alakadar etmiyor. Hangi camiyi ne kadar doldurduğun daha fazla ala­kadar ediyor. Oysa Malcolm X’in çok sevdiğim bir sözü var: “Bütün uyuyanları uyandırmaya bir uya­nık yeter.” diyor. Zaten öyledir. Diyelim ki aynı anda 25 usta yetiştirirsiniz, onlardan biri size Selimiye’yi yapar. Aynı anda yüz asker yetiştirirsiniz, onlardan biri sizi Niğbolu’da muzaffer kılar. Dolayısıyla o bi­ricik insan içindir bütün uğraş. Yani o biricik insanı yetiştirmeye artık kimsenin enerjisi de kalmamış, üstelik ‘Seni yetiştireyim mi?’ dediğin insanların da yetişme konusunda senden bir beklentisi kalma­mış. Bu çok vahim bir sorun, çok büyük bir problem, önümüzdeki yıllarda başımıza büyük belalar açacak bir problem. Çünkü biz en nihayetinde, bizi yetişti­ren ustalarımızın hatalı davrandıklarını bilirdik, ama bunu mesela Twitter’da çemkirmezdik. Ya da yüz­lerine söylerken çok müeddep bir şekilde söylerdik. Şimdi böyle bir şey yok. Karşılıklı olarak, ben de 20 yaşındaki çocuğa çemkiriyorum, aslında benim de çemkirmemem lazım, ama o da bana çemkiriyor. Böylelikle edep dairesi kayboluyor. Şeyh-mürid iliş­kisi bir teslimiyet ilişkisi, usta-çırak ilişkisi bir teslimi­yet ilişkisi, hoca-talebe ilişkisi bir teslimiyet ilişkisi… Ama bu teslimiyet ilişkisi karşılıklı ilişkiler. Şeyh mü­ride teslim oluyor, mürid şeyhe teslim oluyor, başka türlü ortaya bir bereket çıkmıyor. Ama kimsenin ar­tık herhangi birine teslim olmaya niyeti yok. Herkes bağımsız adacıklar olarak, bağımsız krallıklar olarak yoluna devam ediyor. Allah sonumuzu hayretsin, çok umutlu bir cevap veremedim.

Eyvallah. Son olarak fikir, edebiyat ve felsefe konularında yazan-çizen gençlere tavsiyeleriniz ne olabilir?

Yazmasınlar, çizmesinler de. (Gülüyor) Ben tavsiye sorusu sorulduğunda bi’ geriliyo­rum. Çünkü sanki her şeyi çözmüşüm ve o çözdü­ğüm şey üzerinden de delikanlılara ya da hanım ablalara aspirin uzatıyormuşum gibi geliyor. Yani bir çeşit eczacı gibi hissediyorum kendimi. Sadece pratik birkaç şey söyleyebilirim. Bana böyle sorular sorulduğunda verdiğim cevap şudur: Çok okuyun, çok yazın ve çok yırtın. Çok okuyup, çok yazıp, çok yırtmak bence yazıp çizme konusunda altın kural­dır. Yani bir ressamı ressam haline getiren şey final ürünü değil eskiz yapabilme kabiliyetidir. Yani, fi­nal ürününü görürüz ve beğeniriz, ama bilmem kaçıncı eskiz olabilir o. Bilmem kaç yılın üzerine de aynı zamanda… Dolayısıyla ben etrafımda “As­lında yazmak istiyorum ama kendime güvenemi­yorum.” diyenleri görüyorum. Kendine güven, yaz, yırt ama sonra daha iyisini yazmaya çalış. Sonra daha görkemli şekilde yırt onu. Sonra daha iyisini yazmaya çalış, onu da yırt, onu da yırt, onu da yırt… Onu da yırtmaya kıyamadığın bir ürünle karşı kar­şıya kalacaksın. Yani en nihayet ben yazı işinin, bir kısmının kabiliyet, ama ağrılıklı kısmının pratik bir şey olduğunu düşünüyorum. Basit bir örnek: Yeni Şafak’ta köşe yazmaya başladığımda herhangi bir köşe yazım beş buçuk-altı saatimi alıyordu. Şim­di herhangi bir köşe yazımın başlamasıyla bitmesi arasında bir saat var. Yani beş-altı saatten bir saate indi. Yani n’oldu, fikirlerim mi gelişti o süre zarfında?

Hayır, pratiğim ilerledi. Sadece bu. Yani antrenman, idman yaptım. Dolayısıyla hem okumak, hem de yazmak idman işidir. Okudukça okursunuz, okuduk­ça okursunuz, yazdıkça da yazarsınız. Meselâ görü­yorum etrafta, henüz olmamış, fark ediyoruz onu. Ama diyelim kendine bir dergi bulmuş, bir internet sitesi bulmuş, bir mecra bulmuş, orada yayınlıyor. Ve onu yayınladığı andan itibaren yayınladığı şeyin kölesi oluyor. Niye çünkü şöyle düşünüyor: -Hanefî Fıkh’ının ilk ilkesi gibi- o da insan, ben de insanım. Onlar da insan, biz de insanız. O İtibar Dergisi’nde yayınlıyorsa ben de bilmemne.com’da yayınlıyo­rum. Aynı şey diyor. Aynı şey değil. Hiçbir zaman aynı şey olmayacak. Çünkü İtibar Dergisi’nin bir ya­yın geleneği var, bir yazı mutfağı var, bir yayın mut­fağı var, orada mutlaka belli bir eleğin üzerindeysen ürünün yayınlanacak. Öteki tarafta seni denetleyen biri yok. Dolayısıyla ürünlerini yazan çizen arkadaş­lar için aynı zamanda şunu da demeye çalışıyorum: Ürünlerini denetlettirebilecekleri insanlar bulma­lılardır. Ben meselâ her defasında Ahmet Murat’a okurdum şiirlerimi. Belki beş yıl boyunca benim şi­irlerimi dinledi. Kafasını şişirdim hep. Ama o beş yıl, belki üç yıl, üç buçuk yıl, dört yıl benim için muaz­zam bir öğretmen oldu Ahmet Murat. Çünkü sürekli benden daha iyi bir şair olduğuna dair hiç şüphem yoktu. Burası da önemlidir bu arada. Benden daha iyi bir şair olduğuna hiç şüphem yoktu ve her sözü­nü dinledim o manada. Ve o denetleme, denetlettir­me sonucunda bir yere doğru ilerlediğimi hissettim.

Dönem öyle bir dönem değil. Özgüven çok yük­sek. Buna cahil cesareti de diyebiliriz, özgüven de diyebiliriz, çok yüksek. Dolayısıyla etraf aslında yir­mi yaşında “Ben oldum.” diyen insanlarla dolu. Onu ancak şu vakit fark ediyorsunuz: Ben de ancak yirmi yaşımda “Ben oldum.” diyordum Yedi İklim’de bir şi­irim yayınlandığında, Hece’de bir şiirim yayınlandı diye. Ama yaşınız kırk falan olduğunda “Olmaya ça­lışıyoruz, bakalım nasip.” diyorsunuz. Oraya ne kadar erken gelebilirseniz sizin açınızdan o kadar iyi olur. Yazıp çizme işinde hiç çekinmeden aklınıza gelen her meseleyi yazmak… Tanıdık bir şâirden örnek vereyim: İbrahim Tenekeci. İbrahim Tenekeci bazı şiirleri için altmış sayfalık bir defter bitiriyor. Sürekli deniyor, sürekli. Kelimeleri deniyor, dizilişi deniyor, mısraları deniyor, derin bir mısra buluyor, o mısra­nın altına hangi mısranın yakışacağına dair günlerce eskizler yapıyor. Ve böylelikle biz “İbrahim Tenekeci iyi şâir.” diyoruz. İbrahim Tenekeci aynı zamanda çok yetenekli bir şair. Onu iyi yapan, iyi şair yapan şey ondaki saf yetenek değil, çalışma ilkeleridir, öyle di­yelim. Dolayısıyla genç arkadaşlara önerim; yılmak yok, yola devam!

Allah razı olsun, çok teşekkür ederiz.

Eyvallah, biz çok teşekkür ederiz.

Bu röportaj İkra'r Dergisi 5. Sayısında yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir