İkrâ, İkrar Et ve Kalem Tut!

Gençliği bize bahşeden Kadir-i mutlak olan Allah’ın adıyla…

İkrâ[1], ikrar[2] et ve kalem[3] tut!

Peki, ama okumaya nasıl başlanmalı, neyi okuyup kabul etmeli ve niçin kalemle yazmalı?

İnsanı çepeçevre kuşatan bu soruyu rahmete ve berekete çeviren ilk âyetin yardımı yetişmeseydi karanlıklar aydınlığa çıkmayacaktı belki de… “Oku, Rabbinin ismiyle ki, sizi O yarattı.[4] Bu ayet ile okumaya nasıl başlayacağımızı öğrenmiş oluyoruz. Kâinatı ve insanı yaratan Rabbimizin adı ile okuyacaktık. Bu ayet ikrâ diye başlıyor, kâinatı ve insanı yaratanın Kadir-i mutlak Allah olduğunu ikrar ile bitiyor. İnsanın Allah ile olan ilişkisi bu ayet ile inşâ edilmiş oluyor. Bu inşâyı tamamlamadan devam etmek mümkün değil. Öncelikli işimiz budur. Yazımızın en sonunda tekrar buraya döneceğiz. Nitekim dönüş ancak bizi yaratan Rabbimizedir.[5]

O, insanı bir alâktan yarattı[6] ayeti ile insanı okumamız gerektiği işaret ediliyor sanki. İnsan bir alaktan, yani kan pıhtısından yaratılmıştır. Bazı müellifler bu terimi “ilişki” ve “alâka” olarak da yorumlamıştır.[7] Buna göre insan üçlü bir ilişki içerisinde konumlandırılmıştır: İnsanın Allah ile olan ilişkisi, insanın insan ile olan ilişkisi ve insanın tabiat ile olan ilişkisi. Bu ilişkiler biri olmazsa diğeri olmaz şekilde sağlıklı tutulmalıdır. İlk olarak insanı bir tek ilâh ve rab olan Allah yaratmıştır. İkinci olarak insan, bir anne babadan dünyaya gelmiş ve diğer insanlarla arasında hukuk doğmuştur. Üçüncü olarak insan, tabiatta bulunan kuralların işlemesiyle anne rahmindeki gelişimini tamamlamış ve dünyaya gelince tabiat ile vazgeçilmez bu ilişkisi devam edecektir.

Birinci ilişki ile ontolojik hiyerarşi düşüncesi dokunmaktadır.[8] İslamî dünya görüşünde Allah yaratandır, insan ve tabiat ise yaratılandır. Bu iki ontolojik düzlem arasında bir iç içe geçmişlik veya yakınlaşma söz konusu değildir.[9] Dolayısıyla, İslamî dünya görüşündeki Allah-insan ilişkisi ontolojik düzlemler arasında bir iç içe geçme ve yakınlaşma hâli öngören Batı teoloji-felsefî geleneğinden tamâmiyle farklıdır. Bu sebepledir ki, Kur’ânî dünya görüşü İslamî paradigmanın oluşma sürecinde mutlak bir ontolojik hâkimiyete doğru yönelirken Batı düşünce birikimi zamanla ontolojik aynîleşme ve sınırlı tanrı telakkileri doğrultusunda merkezîleşmiştir.  Son olarak belirtmeliyiz ki, Allah-insan ilişkisinin vahyi, insan-Allah ilişkisinin ise bir hayat tarzı olarak inancı beraberinde getirdiği aktarılmaktadır.

İkinci ilişki ile sosyo-kültürel bir sistem inşa edilmektedir. İnsanın insanla olan ilişkisi insanın toplumsal yönüne işaret etmektedir. Bu toplumsallık ilmin, sanatın, mimarinin, mühendisliğin, hukukun, felsefenin, siyasetin, kültürün ve hülasa medeniyetin inkişâfına vesile olabilecektir. Ancak bunun için insanlar arasındaki münasebetlerde hikmet, adalet, ihsan, merhamet gibi değerlerin hayattan soyutlanmaması gerekmektedir. Bu değerlere metafizik yaftasını yapıştırıp bir kenara atmak hayat algımızı düalist bir algıya dönüştürecektir. Bunu engelleyecek olan şey ise birinci ilişkinin ifsad olmamasıdır. İslam bilim tarihinde terazinin teknik işleyişi ile ilgili Hâzinî’nin yazdığı Kitâbu mîzâni’l-hikme[10]adlı eserin bu konuda önemli bir misal olduğu ve terazinin nasıl işlediği ile ilgili son derece teknik bir konunun ele alındığı eserin, ciddi bir adalet felsefesi ile başladığı aktarılmaktadır:[11] Adalet bütün faziletlerin odak noktası ve bütün mükemmelliklerin dayanağıdır. İlim ve ameldeki hikmeti -din ve dünyayı- aksettiren mutlak fazilet mutlak ilim ve amelden oluşur ki, adalet bu ikisini bir araya getiren bir köprüdür. Bu iki faziletin mükemmelliği bütün büyüklük ve faikiyetlere ulaşmanın aracıdır. Ulu Yaratıcı adaleti mükemmeliyetlerin zirvesine oturtmak için Kendi’sinin kulları tarafından Adil olarak bilinmesini istemiştir. Adalet nuru ile dünya tamamlanmış ve kemâle ermiştir.

Üçüncü ilişki ile tabiatın konumu tespit edilmektedir. İnsan-Allah ilişkisinin gerçekleştiği maddî çerçeve olan tabiatın varlık sebebi insanın varlık sebebine bağlıdır. Dolayısıyla, insanoğlu tabiat ile ontolojik kaynak anlamında yaratılmışlar olarak aynı düzlemi paylaşmakta iken varlığının şuurunda olma anlamında Allah’ın halifesi olarak tabiata hâkim konumdadır. Allah-insan-kainat arasındaki bu ontolojik hiyerarşi İslamî paradigmanın tarihî oluşumdaki temel unsuru olduğu da aktarılmaktadır.[12] İnsanın varlığını tabiatın varlığına bağımlı kılan materyalist geleneğin karşısında böyle bir tasavvur gerçekten bir manifestodur. Ayrıca insan tabiatın yaratanı olmadığı için ona mutlak hâkim de değildir. Sadece akıl ve irâde sahibi olması dolayısıyla tabiat üzerinde Kadir-i mutlak olanın çizdiği sınırlar çerçevesinde kısıtlı bir hâkimiyete sahiptir. Dolayısıyla tabiatı tüketemez, onu yok edemez, onun yok olmasını sağlayacak herhangi bir tahribatta bulunamaz. Yani havaya, suya, toprağa zulmedemez. Aksi halde haddi aşmış olur. Böyle bir tahribatın doğmaması için insan-Allah ilişkisinin ifsad edilememesi gerekmektedir.

İnsanın bu üçlü ilişkini okuduktan sonra, sıra yazmaya gelmiştir. “Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir.[13] İnsanı yaratan, ona okuması gerektiğini hatırlatan, neyi okuyacağını gösteren Kadir-i Mutlak Allah okuyup öğrendiklerini yazması için insana kalemle yazmayı öğretmiştir. Aksi halde okumalarımız neticesinde edindiğimiz fikirleri konuşmak dışında aktaramıyor olacaktık. Kalem hem fikirlerimizi yaygınlaştırmamızı hem de sözümüzün zamanın aşındırıcı etkisine direnmesini sağlıyor. Böylece bilgiler nesilden nesile aktarılarak birikiyor ve medeniyetler kuruluyor.

Son olarak, Alev Alatlı’nın, “21. yüzyılın en yaman projesi helal olanı yasal olanla örtüştürmektir” dediğini aktaralım.[14] Bu projeyi hayata bizler, yani genç olanlar geçirecek. Tıpkı Medine’yi inşa eden genç sahabeler gibi. Bunun için yapılması gereken ilk şey Kadir-i mutlak olan Allah’ın yaratıcılığına vurgu yaparak meseleye başlamaktır. Daha sonra yukarıda izah etmeye çalıştığımız insanın Allah ile, insanın insan ile ve insanın tabiat ile olan ilişkisini bu temelden hareket ederek hep sağlıklı tutmak gerekmektedir. Ve nihayetinde yazmak gerekmektedir. Kadir-i Mutlak Allah’ın adını bütün yazılarımızın, hukuk metinlerimizin, şiirlerimizin, denemelerimizin, romanlarımızın, hülâsa yazdığımız ne varsa en başına yazmak gerekmektedir. Yoksa hiçbir derde devâ olmayan, aksine toplumsal çöküşün hızlanmasına sebep olan yazılar-çiziler okumaya devam edeceğiz; hakikâti değil!

Şimdi bu yazıyı okuyanlardan bazıları diyebilir ki hep ilahiyat kavramlarıyla yazılmış, bilimsel değil! Evet, bilimsel değil! Sadece kesin ve net! Ayrıca bir hatırlatma olarak, modern siyasal düzenlerin neredeyse tüm kavramları temelde ilahiyat kavramlarıdır.[15] Bir soruyla bitirelim o halde: “Im Namen Gottes des Allmachtigen[16] cümlesi hangi devletin anayasasının başlangıç cümlesidir?


KAYNAKÇA:

Davutoğlu, Ahmet, “İslam Düşünce Geleneğinin Temelleri, Oluşum Süreci Ve Yeniden Yorumlanması (The Foundations, Formation Process And Re-İnterpretation Of The Tradition Of Islamic Thought), Divan Dergisi, 1996/1, s. 1-44.

Doğan, Mehmet, Doğan Büyük Türkçe Sözlük, Pınar Y., 21. Baskı.

Mevdudi, Ebu’l-a’lâ, Tefhimu’l Kur’an, C: 7, İnsan Y.

Schmitt, Carl, Siyasi İlahiyat: Egemenlik Kuramı Üzerine Dört Bölüm, A. Emre Zeybekoğlu (Çev.), Dost Kitabevi, Ankara 2010.

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C:I, İstanbul 1998.


[1] Lügatte ikrâ, “oku” anlamına gelmektedir. Bkz.: Mehmet Doğan, Doğan Büyük Türkçe Sözlük, Pınar Y., 21. Baskı.

[2] Lügatte ikrar, “inancını, fikrini açıkça söyleme, gizleyip saklamadan açığa vurma, tasdik ve kabul etme” anlamlarına gelmektedir. Bkz.: Doğan.

[3] Lügatte kalem, “yazı yazmakta veya şekil çizmekte kullanılan çeşitli maddelerden ve çeşitli şekillerde yapılmış alet” anlamına gelmektedir. Bkz.: Doğan.

[4] Alak Sûresi 1. Ayet. Bkz.: Ebu’l-a’lâ Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, C: 7, İnsan Y., s. 179.

[5] Burada Bakara Suresi’nin 156. Ayetini hatırlamalıyız.

[6] Alak Sûresi 2. Ayet. Bkz.: Mevdudi, s. 179.

[7] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır. Bkz.: http://www.kuranikerim.com/telmalili/alak.htm (E.T.: 29/12/2015)

[8] Ahmet Davutoğlu,“İslam Düşünce Geleneğinin Temelleri, Oluşum Süreci Ve Yeniden Yorumlanması (The Foundations, Formation Process And Re-İnterpretation Of The Tradition Of Islamic Thought), Divan Dergisi, 1996/1, s. 1-44.

[9] Burada İhlâs Sûresi hatırlanmalıdır.

[10] Kitâbu Mîzâni’l-Hikme hakkında ayrıntılı bilgi için bkz.: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C:I, İstanbul 1998, , s. 165.

[11] Davutoğlu.

[12] Davutoğlu.

[13] Alak Sûresi 4. Ayet. Bkz.: Mevdudi, s. 180.

[14] Bkz.: http://www.alevalatli.com.tr/guncel.asp (E.T.: 29/12/2015)

[15] Ayrıntılı bilgi için bkz.: Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat: Egemenlik Kuramı Üzerine Dört Bölüm, A. Emre Zeybekoğlu (Çev.), Dost Kitabevi, Ankara 2010.

[16] Türkçe anlamı: “Kadir-i Mutlak Olan Allah’ın Adıyla

Bu yazı İkra'r Dergisi 1. Sayısında yayınlanmıştır.

Bilal Kılınç

Avukat

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir