Adımlardan Dökülen Cihan Nakışı

“Yürüdüm ölümsüz, büyük bir sabaha”
*Bir Yolculuktu/Ataol Behramoğlu

Akif Emre 23 Mayıs sabahı ofise geldi. Masanın üzerinde; günlük gazeteler, bir poğaça, çay, köşe­de Tunuslu Hayrettin Paşa’nın “Ülkelerin Durumunu Öğrenmek İçin En Doğru Yol” kitabı ve dünyalar ka­dar geniş bir ufuk, gök gibi aydınlık bir gönül. Ve bir kalp. Yoruluveren. Sığamayıp da çıkıveren ritimden. Tıpkı sahibinin mekana sığmayan aklı ve gönlü gibi.

Naifti. Nutuk çekmeyi, öğüt vermeyi sevmezdi de Akif Emre; vermek istediği dersi bir hikayecik içinde anlatıverirdi. Ve öylece de kavuştu Rahmet-i Rah­man’a. Ölümü ile ders verir gibi sıyrılıverdi fanilik­ten. Ölümün çizgileri nettir ya, bir daha hatırladık.

“Yol düşüncesi çeker insanı. Bilinmeyeni aramak, kurcalamak, keşfetmek insanlık hikayemizle başlar. Yol olmasaydı bilinmeyene kanat çırpmak bu kadar cezp edici olmazdı belki de,” diyor ve nebevî adımlar ile yürüyordu.

Yol ve menzil inşa edici süreçtir, yolda olmak güzel­dir, deyip düştü yollara. Lahor’dan, Edinburg’a, Pata­ni’den Sivastopol’e, Üsküp’ten Suakin’e ve dünyanın dört bir köşesine. Yoldaydı ve bir seyyah titizliğinde yolun hakkını verenlerdendi, Akif Emre.

“Dünya hayatının benzeri bir ağaç altında dinlenip, gölgelenen ve az sonra yoluna devam eden yolcu­nun konaklamasına benzer, “ diyordu Peygambe­rimiz (s.a.v). Akif Emre de öyle bir ağacın altında konakladı. Kalktı ve yürümeye, bilinmeyene kanat çırpmaya devam ediyor. Ondan geriye düşünceleri, tavırları, hakkaniyeti, çektiği fotoğrafları, yazdığı ya­zıları, yaptığı röportajları, hazırladığı belgeselleri ve attığı adımları ile irfan ve güzellik kaldı.

***

Basılmış olan dört kitabından ikisi olan İz’ler ve Çiz­gisiz Defter, gazetelerdeki köşe yazılarının derle­mesinden oluşan gezi yazısı niteliğindeki kitapları. Fakat, bu cümle böyle çok kaba ve yarım kalıyor. Çünkü, bu kitaplar bir köşe yazısının çok ötesinde, naif bir dille yazılarak edebi nitelik taşıyor.

Denizcilik günlerini “Akdeniz’in dalgalı sularında koca gemide kendimi fındık kabuğunun içinde yalpalar gibi hissettiğim geceler,” diye anlatırken; Selanik’te ayakta kalan üç camiden biri olan Alaca İmaret Camii’nin yıkılan minaresinin izlerini yerde gördüğünde “Sanki bir deprem sonrası köke yakın yerinden kırılan ağaç gibi,” benzetmesini yaparken dili ne kadar ustalıkla kullandığını görüyoruz.

Gırnata’da yeşil yamaçları tırmanırken bir yandan da gürül gürül sular akıyor ve Akif Emre hissettiklerini şöyle aktarıyor:

“Akan suda abdest alıp namaz kılmanın vaktidir. Yü­celik duygusunun isyan ateşi ile buluşturduğu karlı dağların zirvelerindeyim.”

***

Konu bütünlüğüne baktığımızda ise, yazıların gün­lük bir köşe yazısı olarak değil de baştan sona bir ki­tap için hazırlanmış olduğu hissine kapılıyoruz.

Aynı yere ait farklı zamanlarda yapılan seyahatler, ülkelerin zaman içindeki değişimini daha somut bir planda ortaya koyuyor. Yapılan ikili okumalar ve ve­rilen zıt örnekler, aklımızda ülkeleri net bir şekilde çiziyor. Örneğin; 1988 yılında Londra’da yapılacak olan seçimlerde hayat normal olarak devam eder­ken, 1985 yılında okuma yazma oranının çok düşük olduğu Rewalpindi’de yapılan seçimlerin tam bir şenlik şeklinde geçtiğini anlatıyor ve böylelikle biz, ülkelerin durumlarına göre halkın siyasal katılım sü­recini karşılaştırma imkânı buluyoruz.

Kudüs’te “sanki geçmiş yüzyıldan kalma insanların ağırlığıyla” konuşan bir taksici, Türklerin Filistin’den ayrıldığından beri huzur görmediğini, Türklere bağladıkları umudu anlatırken; İstanbul’daki taksi şoförünün Avrupa Birliği’ne girince trafiğin hallo­lacağına dair umudunu karşılaştırıyoruz. “Bir yanda Türkleri bekleyenler, diğer tarafta AB’yi bekleyen Türkler.”

Bir de “Dünya’nın En Yahşi Çocukları”nın anlatıldığı bir kısım var ki Londra’dan Lahor’a, Lahor’dan İstan­bul’a süren bir serüvende “yüzleri gök gibi gülüm­seyen çocuklarla; hayat, kader, sevinç, burukluk” arasında duygudan duyguya geçiyoruz.

***

Arnavutça çevirisi de yapılmış olan İz’ler kitabına 2000 yılı öncesi yapılan seyahatler hakimken, Çizgi­siz Defter kitabı daha çok 2000 sonrası yazıları içeri­yor. Böylelikle; bu tarihten önce ve sonra, ülkelerin gündemlerindeki değişiklikleri daha net görmüş oluyoruz. Öncesi; savaşlar ile ölümüne bağımsızlık mücadelesi veren halkların, kültürel ve ekonomik tahriplere aynı şekilde direnemediğini görüyoruz. ”Tarih bilinci oluşturmadan kültür emperyalizminin pençesinden kurtulmak mümkün değil,” diyerek bu noktada, tarih bilincini diri tutmanın önemine işaret ediyor, Akif Emre.

İzler kitabı üç bölümden oluşuyor. “İçimdeki Me­kanlar, Aynadaki Yüzler ve Zaman İçre Zaman” ile şehirler ve yıllar arasında yolculuğa çıkıyoruz. Çiz­gisiz Defter’de ise aynı yerlere ait farklı zamanlarda yapılan seyahatleri okuyoruz. Estetik güzellikleri akıllarımıza seren Endülüs, hepimizin önünde sınav kağıdı olarak duran Kudüs, bizden bir parça olan ve hiç kopamadığımız “Şu Bizim Rumeli, Denizlerde Yeşeren Kök: Patani , Firuze Kubbeler Ülkesi: İran, Er­bil-Bağdat Hattı ve Asyafrika.” Akif Emre; bu yerlerin bizim için artık romantizmin sonu olması gerektiği­ni belirterek “geçmişten kopmadan bugünün, yarı­nın gerçeklerini görmek, yüzleşmek ve hayatı doğru okumak zorunda” olduğumuzu hatırlatıyor.

İki kitap da Akif Emre’nin kendi objektifinden çekil­miş kıymetli fotoğraflarla bütünlük kazanıyor. “Ka­ranlık hep vardır, çabalayan ışıktır,” diyen Büyüyenay Yayınları; bu kitaplarla yolumuzu aydınlatmaya de­vam ediyor. Bu güzel yayınevine minnettarlığımızı sunarken, yazarımızın İslamcılık düşünceleri üzerine çıkarmak istediği kitabı da heyecanla beklediğimizi iletmiş olalım.

Akif Emre’nin kitaplarını okurken aynı zamanda baş­ka kaynaklara da bakma gereksinimi duymamız ve kitapta adı geçen isimlerle yaptığımız okuma liste­leri, onun bir bilinç inşa etmek için titizlikle çalıştı­ğının göstergesi olarak duruyor. Bu iki kitabı okur­ken; Adem Özköse’nin Ümmet Coğrafyası ve Söz Direnişçilerde kitaplarındaki röportajlardan ve İhsan Süreyya Sırma’nın Ah Endülüs kitabından aldığımız destek ile okumamızı zenginleştirebiliriz. Ayrıca kitaplar bizim için; Mehmet Selimoviç’in Derviş ve Ölüm kitabından, Mıgırdıç Margosyan’a, Andre Ray­mond’dan Garaudy’e bir okuma rotası çiziyor.

Bu iki kitap; gezi yazısının da ötesinde okuyanların ufkunu genişletirken, zarif bir dille bilinç aşılıyor.

***

Yusuf Armağan’ın Akif Emre için yazdığı şiiri hatır­layalım:
“Senden bahsederken illa ve evvela haritayı açıyo­rum önüme”

Ve kitapları okumadan önce, önümüze bir dünya haritası serelim. Hatta; fiziki ve siyasi haritalar ara­sında dolanabilmek için bir atlas bulunsun elimizin altında. Çünkü okurken; nehirlerle beraber akıp, çöllerde yürüyeceğiz ve dağlara tırmanacağız. Ki­taplar, bir nefeste dünya turu yapacak samimiyete ve akıcılığa sahipler. Keyifli bir okuma bizi bekliyor. Bu iki kitabın da sonuna yaklaşırken bitmesinden korkup ağırdan aldığımı itiraf edeyim.

Kitapları okurken Akif Emre ile birlikte geziyoruz dünya coğrafyasını. Yıkılan şehirlere birlikte üzülü­yoruz, birlikte umut edip birlikte yürüyoruz. Yaşayan Endülüs’ü keşfe çıkarken, Moriskoların sesi olan ya­zarımıza kulak veriyoruz.

Suakin. “Kolonyalizm öncesi bölgenin en zengin ve hayat dolu şehri. Sudan, İngiliz işgaline uğrayınca Suakin bilinçli olarak geriletilip ticari ve ekonomik etkinliğine sekte vuruluyor.” Suakin Müzesi’nde­ki yazıya Akif Emre ile birlikte bakıp iç geçiriyoruz. “Geçmiş tarihine bak, düşün ve ibret al.”

Suakin’e üzülürken Cebelitarık Boğazı’nda bir Endü­lüs şehri gibi kendi kalabilmeyi başarmış bir şehir olan Titvan’a bakıp “Endülüs kültürünü, yaşayan ha­yatın dinamizmine katarak sürekliliğini korumasına” seviniyoruz.

Tanca’dayız. “Doğu ve batı, Afrika ve Avrupa’nın san­ki buluştuğu yer. “ Ömrünün 30 yıla yakınını seya­hatle geçirmiş, bu dünyada bir yolcu gibi yaşamış bilge seyyah İbn Batuta’nın mezarını Akif Emre ile birlikte Tanca sokaklarında arıyoruz, geçmişimizin kokusunu da içimize çekerek. Bu seyyahın izini bu­lunca “Endülüs ruhunun anahtarını bulmuş gibi” hissediyoruz.

Mostar köprümüze birlikte canımız yanıyor. Resim­leriyle köprümüzü yeniden çizen ressam Tahir Ko­saviç’in yanında durup biz de gönlümüzde yeniden çiziyoruz. Yıkılan ve özlenilen köprümüzü yazılarla, şiirlerle resimlerle inşa edenlerle birlikte, taştan umutlar konduruyoruz kalbimizin köşesine.

Blagay Tekkesi. Burası görülmeden Bosna görülmüş olmaz, diyor Akif Emre ve zarif bir dille anlatıyor: “Kapının girişine ve duvara işlenmiş ay yıldızı ile ayrı bir iklimin serinliğini fokurdatıyor. Tekke suyun kaynağına doğru uzanmış bir kuş yuvasını andırıyor. Bosna’da İslam’ın ilk tohumlarının atıldığı ab-ı hayat kaynağı gibi hala duruyor.” Savaş sırasında, karşı tepelerden tekkenin top atışına tutulduğunu öğre­nince canımız yanıyor, fakat tekke kayaların arasına öyle bir gizlenmiş ki onca top atışından isabet alma­dan kurtulduğunu öğrendiğimizde rahat bir nefes alıyoruz. Bir ajan filmi çekiliyor çok sonra bu tekke­de. Ajanlar koşuyor filmde, tekkenin yeni bir boyu­tunu keşfetmenin heyecanı ile Akif Emre izlerken onlarla birlikte koşuyor. Ve biz koşuyoruz.

Kahire’de bir çöldeyiz. Etraf alabildiğine sessiz. Nil ve Fırat. Biri bitmek bilmez bereketin simgesi ve diğeri inkârın şiddeti. Biz piramitleri seyrederken bir yan­dan bunları anlatıyor Akif Emre. Nil boyunca kuzeye doğru yol alıp Kahire’den binlerce kilometre uzakta piramitlerin bulunduğu kum tepesine varıyoruz. Ve Akif Emre ani bir kararla piramitlerden birine tır­manmaya başlıyor ve biz de arkasından koşuyoruz piramitlere.

Aliya İzzetbegoviç’in yanındayız. ”Olanca yoğun­luğu arasında yeni yazdığı kitabından söz ediyor sohbet sırasında. Hayat, insan, medeniyet, din, dü­şünce.” Ellerimiz dizlerimizde, bakmaya kıyamayıp başımızı kaldıramıyoruz Bilge Kral’ın yanında. Kaldı­rıp da bakıversek çakmak gözlerinin içine, içimizde­ki kor umut alevlenip taşacak da heyecan verecek adımlarımıza. İşte diyoruz o konuştukça, Allah’ın Cemîl ve Fettah isminin muhatabı.

Londra’dayız. Central Mosque’de iftar için ezanı bek­liyoruz. “Uzun boyu, Batılı olmaktan çok Arap kıya­fetine benzeyen sarığı, uzun gömleği ile Yusuf İslam oturduğu ön saftan kalkıyor ve kadife gibi sesi ile akşam ezanını okuyor. Her milletten gelen binler­ce insan ile birlikte evrensel tablonun tadını çıkarır gibi” bir köşede duruyor ve oruçlarını açanları sey­rediyoruz.

Yusuf İslam ve daha nice isimle karşılaşıyoruz bu kitaplarda. Barış Manço, Malcolm X, Bilge Kral, Nur Misvari, Necip Fazıl, Cahit Zarifoğlu, Mehmet Akif İnan, Roger Garaudy, Muhammed İkbal…

***

Akif Emre yalnızca bir slogan olarak değil, bir ruh olarak da tek devlet algısını, Müslümanların bir dö­nem yeryüzünün her yerinde tek vücut olduğunu, gözlerimizin önüne seriyor kitaplarında. Haritada elimizle koymuş gibi bulamayacağımız, hatta adını dahi duymadığımız yerlerin, bir dönem bizimle hu­zur bulduğunu görüyoruz bu seyahatler ile. Atılan her adım ile bunu hissediyor ve öğreniyoruz. Bir zamanlar İslam bayrağının dalgalandığı Moro, şim­dilerde ne kadar uzak bir yer bizim için. Bursa’daki evlerin Makedonya’daki evler ile benzerliği Müslü­man yaşayışının birbiri ile benzerliğine bir örnek. “Üsküp Bursa’nın siluetini yansıtıyor ki Yahya Kemal de bu Osmanlı şehrini, Bursa’nın Şardağı’ndaki kar­deşi sayıyor.” Tanca’da dinlediğimiz müzik, bizi klasik Osmanlı müziğimize götürüyor. Müzik zevklerimi­zin birbirine benzediğine ve hatta birbirimizden hiç kopmadığımıza, müziğimizle bile aramızdaki kopmayan bağa şahit oluyoruz. Arnavutluk’ta baş­kent Tiran’dan uzak bir köyde kurulan iftar çadırının İstanbul’dan farklı olmadığını görüyoruz.

Akif Emre; Mehmet Akif gibi ümmeti dert edinip hakkaniyetten ayrılmayan, Yunus Emre gibi top­raklarımızın mayasını iyi bilen, nabzını iyi tutan bir yazarımızdı.

Güzel kitap, bitirdikten sonra yazarını aramak iste­diğin kitaptır demişti İbrahim Paşalı. Bunun üzerine bir hüzün dokunuveriyor kalbimize ve fakat Akif Emre; satır aralarında, fotoğraf karelerinde, belgesel sahnelerinde sesine muhatap bulmayı ve bizi hep bekliyor olacak.

“Dilinde Lâ’sı sı olmayanın illa ile gerçekleştirecek devrimi yoktur.”1

İlla ile gerçekleştirecek adımlarının heyecanı ile yü­rüyen seyyahımız, hocamız, üstadımız Akif Emre’ye bin rahmet ve minnetle.


1 İhsan Süreyya Sırma  
* Fotoğraf: Dursun ÇİÇEK, Şem’un el Gazi Türbesi, Erciyes Dağı / Kayseri

Bu yazı İkra'r Dergisi 10. Sayısında yayınlanmıştır.

Hüdanur Ulutürk

İkra'r Dergisi Yayın Kurulu Üyesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir